Spoiler içeriyor
zaman ve yaş ayrımına dikkat çekmesi ve yaşlılık kavramını sorgulayışı ilgimi çekti yazarın. kedilerin bilgeliği bölümünde tam olarak yazarla aynı şeyi düşünmüşüz. benim de ancak bir kedim olunca zamanı algılayışım değişti tümden. kedimi izlerken onun yaştan azade zamanı özgürce ve…devamızaman ve yaş ayrımına dikkat çekmesi ve yaşlılık kavramını sorgulayışı ilgimi çekti yazarın. kedilerin bilgeliği bölümünde tam olarak yazarla aynı şeyi düşünmüşüz. benim de ancak bir kedim olunca zamanı algılayışım değişti tümden. kedimi izlerken onun yaştan azade zamanı özgürce ve oyun oynayarak keyifli biçimde geçirmesine hayranlık duyuyordum. kedimle ilişkim güzel olan her şeyin geçici olduğunu fakat anın sonsuzmuşcasına tadını çıkarıp geride bırakmayı kabullenmeyi öğretti.
yaşlılık nedir?
yaşlılık hakkında hiç düşünmediğimi fark ediyorum. yaşlanmış kişileri başkalarına bağımlı, yaşamı seyreden, edilgen, cinselligi olmayan, ton ton kişiler gibi görmeye eğilimliyiz. yazar tam da buna karşı çıkıyor. birine dedeciğim, nineciğim derken aslında şefkatin, nezaketin nasıl da aşağılayıcı olabildiğini ve aslında bir tür yabancılaştırma olduğunu söylüyor. huzur evlerinde veya birlikte yaşarken yaşlılarla olan ilişkiyi bir kez daha düşünmek gerek. iyi davrandığımızı sanarken insanların bireyselliğini ihlal ediyor, özgürlüklerini klişelerle incitiyor baskılıyor olabiliriz çünkü.
yaşın sınıfsallığı
her şeyde olduğu gibi eşitsizliğin en çok fark edildiği durumlardan biri de herkesin aynı yaşta yaşlanmıyor oluşu. toplumsal sınıfımız, yaptığımız işe göre değişiyor. hem kendi toplumumuzda böyle, hem de ülkeden ülkeye yaşam süresi ve yaş ile var oluş ilişkisi inanılmaz değişiyor. afrika ile avrupa'yı karşılaştırmak bunun için yeterli.
yaşınız kaç?
ergenliğimde en sevdiğim soru yetişkinlere yaşlarını sormaktı. ya da işte başarılı kimselerin ilk yaşlarını merak ederdim.. sanırım insan o yaşta tercübe, bilgelik, olgunluk, yaratıcılık gibi şeylerin yaşla ilintili olduğunu düşünüyor. otuz yaşında birisi ilk kitabını çıkardıysa, tamam diyordum otuzuma çok var muhtemelen ben de o yaşlarda bunu yapıyor olacağım. sonradan aslında yaş ile deneyimin hiçbir ilişkisi olmadığını anlıyoruz otuz yaşına gelirken. hiçbir şey geçmiş toplumlardaki gibi değildir çünkü. yaşamak için olgunlaşmanız gerekmiyordur çünkü artık. herhangi bir alanda uzmanlaşıp ölene dek ergen kalabilirsiniz.
öte yandan bir diğer şey birine yaşını sormanın rahatsız edebileceğini, nahoş olabileceğini de yeni yeni anlıyorum:
"yaşınız kaç? bu soru beni uzun zamandır utandırıyor. her şeyden önce bu soruyu soranlar için utanıyorum, nezaketsiz olarak görünen bir soruyla muhatap olduğum için. ikincisi, cevap vermeden düşünmem gerektiği için utanıyorum. nasıl diyeyim ki? yaşımı biliyorum, söyleyebilirim ama buna inanmıyorum."
manzaranın geri döndürülemezliği
zamanla ilişkimiz biraz da yeryüzüne dair. çocukken gördüğüm manzaraları bir daha bulamamak kişisel tarihimi yaralayıcı oldu hep. insanın bir zamanlar yaşamış olduğu yerlerden izlerinin silinmesi ve yok sayılması gibi bir şey. zamanı ilk fark ettiğimde beş yaşındaydım. daha sonra hayatım boyunca ilginç bulacaktım. şöyle yazmışım oruç aruoba'nın benlik kitabına:
" beş yaşındaydım. gidiyorduk. koştum, koridora saklandım. merdivenin trabzanına sarılıp bensiz apartmandan çıkışlarını seyrettim. en kötü gerçekti o an zamanın ayırdına varmak. buradayım, dedim daha sıkı tutunarak yere çöküp. şimdi buradayım. birazdan orada olacağım. orada olduğum zaman şimdi burada'ya ne olacak? nerede bırakıyorum burayı? şimdi burada olduğum halde niye hep burada olan oraya oraya oraya doğru akıp gitmekte? niçin gitmek zorundayım?"
yapmaya çalıştığım şey eşyaya dokunarak zihnime kazımaktı anı. asla unutmamaktı. zamanın geri döndürülemezliği ile tanışmam böyle oldu. marc auge şöyle diyor manzarayla ilişkimize dair:
" şunu söylemek gerekir ki manzaralar asla sadece tabiat değildir ve onlardaki değişmeler insanların eylemlerine bağlıdır. eğer hatırladığınız manzarayı artık bulamıyorsanız, kendinizi orada bulamadığınız bu manzara size bir yabancı olmuş demektir. eğer manzara somut olarak değişmişse başka insanlar müdahil olmuş demektir. bu bir bakıma sizin kişisel mahremiyetinize müdahaledir, manzaraları bozan projelerin sert bir şekilde protesto edilmesi şüphesiz bu yüzdendir. ekolojiden ziyade özel hayatınıza yapılan müdahale söz konusudur."
evet, aslında özel alan ile kamusalın o kadar da birbirinden uzak olmadığını belki keskin biçimde ayrılamayacağını söyleyebiliriz. yabancılaştırmak, kişiyi kendi belleğinden, varlığından silip süpürmek için manzaraları, mekanları silip süpürmek ve değiştirmek.. oldukça acımasız. bedenimize ve ruhumuza yapılan müdahale gibi tıpkı. evimiz kimliğimiz, benliğimizse şayet manzaralar da ortak kimligimizin tarihimizin önemli bir parçası oluyor.
kitapta en çok sevdiğim kısım nostaljiye dair olan bölüm oldu.
nostalji biçimleri
üç tür nostaljiden söz ediyor.
1. geçmişe özlem: yaşadığımız anlara duyduğumuz arzu ve geri dönemeyişi bilmenin nostaljisi.
2. yaşamış olabileceğimize özlem: sadece geçmişe dönmek değil; geçmişi, kişisel tarihi degistirme arzusuna dair nostalji.
3. siyasi nostalji: hiç yaşamamış olduğumuz geçmiş dönemlere özlem duymak, geri dönmek istemek. gelenekçi ve gerici bir nostalji türü. ki ülkemizde de son yirmi yıllık süreçte osmanlı'ya duyulan nostalji bu türden. geçmişi ütopyalaştırma ve yeniden o ihtişama dönebiliriz vaadi. halbuki gerceklikten de tarihten de kopmak demektir bu, en tehlikeli nostalji biçimi.
son olarak var oluşumuzu yaşın baskısından, doğrusallıktan ayırarak zamanı daha özgür biçimde algılayıp çocuk, genç, yaşlı gibi kategoriler ve hayatın evreleri gibi yanılsamalar içinde değil; çok katmanlı ve birbiriyle mütemadiyen ilişki halinde derinlemesine yaşayabilmek mümkün diyebiliriz, belki de. zaman ve hatta ölüm insan zihninin dilin icadı ne de olsa. şimdiki zamandan kopup şimdiki istek arzu ve ozlemlerimizi geçmişte aramak nostaljisinden de sıyrılmak da gerekir.
hepimiz reşit ve şu anda buradayız.
" ölümünden beş dakika önce, mösyö de la polisse hala yaşıyordu. iyi de yapıyordu."