Bu filmi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Beni çok rahatsız etti ve filmi çok beğendim. İlk başlarda filmden rahatsızlık duyup ''Reha Erdem'den çıkan film bu mu? Ne biçim film bu?'' diye düşünürken Ali ve Zuhal ormanda yaşamaya başladıktan sonra ''Nasıl film bu?…devamıBu filmi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Beni çok rahatsız etti ve filmi çok beğendim. İlk başlarda filmden rahatsızlık duyup ''Reha Erdem'den çıkan film bu mu? Ne biçim film bu?'' diye düşünürken Ali ve Zuhal ormanda yaşamaya başladıktan sonra ''Nasıl film bu? Reha Erdem'e yakışan budur.'' diye düşünmeye başladım. Yaklaşık 100 dakikalık filmde düşüncelerimin bir anda filmi gömme isteğinden göklere çıkarma isteğine evrilmesi garip, çok garip. Bunu da başarabilen Reha Erdem olurdu zaten.
Filmin senaryosunda bir özgünlük vardı, en azından izlediğim diğer Türk filmlerinden farklıydı. Reha Erdem'in anlatısına yakındı ama kendinin üstüne koymayı başarmış. Hâlâ daha benim için başyapıtı A Ay ama bu filmde ona, Kosmos'a yaklaşabilecek kadar başarılı olmuş. Yazılan senaryo çok etkileyiciliydi. Hem filmin felsefesini hem de karakterlerin psikolojisini filmin anlatısında hissettim, bunu yakalayıp izleyiciye de yansıtmayı başarmışlar. Reha Erdem her ne kadar kendisi için yazılanın değil görselliğin önemli olduğunu söylese de yazmış olduğu senaryo birçok filmden daha etkileyici, daha başarılı. Filmin senaryosu o denli derin ve etkileyici o kadar çok metaforla dolu ki vakit geçsin diye izlenecek bir film değil. Kavrayabilmek için tüm dikkatini almak isteyen bir film. Bu kadar dikkat vermek, bu denli yoğun metaforda kendine hayran bırakırken bir taraftan da rahatsızlık düşüncesini gün yüzüne çıkarıyor.
Olaylar biraz yavaş işlenmiş. Lakin bu rahatsızlık verici bir durum değil, çünkü bu kadar felsefik bir yapım metaforların anlaşılması, oyuncuların role girebilmeleri, izleyicilerin de duyguları kavraması açısından yavaş yavaş işlenmesi gerekir.
Konusuna değinerek pek de açmadan spoilere girmeden filmi anlatmak istiyorum. Filmin Ali'nin Zuhal'i kaçırma kısmına kadar ki yeri çok basit gelmişti. Ön plana çıkan bir cinsellik vardı ve fazlasıyla küfür. Fakat Ali ve Zuhal kendilerini tabiat ananın kollarına bırakıp kendilerine Mimi (Zuhal) ve Kumkum (Ali) olarak yeni bir hayata başladıktan sonra filmin anlatısı tamamen değişiyor. O basitlik gidiyor, yerini derin bir felsefeye ve de psikolojiye bırakıyor. Kumkum'un şehire para kazanmaya gittiği günlerde kendisini geçici heveslere kaptırırken, Mimi'nin ormanın içerisinde, doğanın kollarında gerçek ve düş arasında kaybolduğunu tabiri caizse aklını yitirdiğine şahit oluyoruz, en net örnekle keçiyi babası sanması.
Yorumlamamı bitirmeden önce filmin en önemli detayı, Reha Erdem için önemli olan kısma görsellik ve sese yani filmin sinematografsine değinmek istiyorum. Film doğanın güzelliğini, ormanın o huzurlu yanını, yeşilin verdiği 'yaşıyorum' hissini, güveni, umut ışığını hissettirirken sürekli karşımıza çıkan beyaz keçi de temizliği, Mimi'nin saflığını temsil ediyor. Bir yandan da panayırdaki renk cümbüşü de hayatın karmaşasını dünyavi zevkleri gözümüze gözümüze sokuyor. Görselliği bu denli etkileyici bir biçimde kullanırken doğanın sesini kullanmamak olmaz. Derenin akışında, yaprakların hışırtısında, rüzgarın uğultamasında, ateşin çatırtısında, kuşların ötüşünde ve panayırdaki o kalabalığın çıkardığı cümbüşte hep filmin hislerini bize anlatmak istediklerini yakalıyoruz. Filmlerde doğallığı kullanmak doğayı kullanmak o kadar özel ve güzel ki...
Oyuncularda sadece Ecem Uzun ve Berke Karaer ön planda. Diğerleri hep yardımcı oldukları için aslında nasıl oynadıklarının pek bir önemi yok. Berke Karaer'i bilmem ama Ecem Uzun o kadar iyi oynamış ki hayran kalmamak elde değil.
Sanatsal bir film beklentisi içerisindeyseniz bu yaşam ve ölüm arasında bir yerde konumlanan bu filmi izleyin.