"Biz de dünyeviliğe kapılmışlar kadar cezalandırılmaya mahkumuz. Biz kendimizi mahrum bırakıyoruz, onlarsa eğleniyor. Ama sonrasında iki tarafı da aynı cehennem bekliyor. Zincirlere bağlıyız, onlardan kurtulma şansımızda yok. İyisi mi onları sürüklemeyi deneyelim." Anna Karina sebebiyle izleme kararı aldığım film, tadını…devamı"Biz de dünyeviliğe kapılmışlar kadar cezalandırılmaya mahkumuz. Biz kendimizi mahrum bırakıyoruz, onlarsa eğleniyor. Ama sonrasında iki tarafı da aynı cehennem bekliyor. Zincirlere bağlıyız, onlardan kurtulma şansımızda yok. İyisi mi onları sürüklemeyi deneyelim."
Anna Karina sebebiyle izleme kararı aldığım film, tadını adeta damağımda bıraktı.
O yıllara göre ne kadar iyi olabilir ki diyerek ve bir roman uyarlaması olması sebebiyle önyargıya kapılmama engel olamamış olsam da; beni yanıltmayı başardı.
Kameraya yansıyan sahnelerin göz alıcılığı, renklerin seyir zevki ve kadraja giren doğanın içler ürperten havası..
Konusu itibariyle bende merak uyandıran bir filmdi. Başlama sebebimde rahibe olmaya zorlanan bir kadının hangi yollarla buna başkaldıracağını merak etmemdi. Bu film, konusu itibariyle insanı doyuma ulaştırır sanıyorum ki. Anna Hanım, yani filmdeki adıyla Suzanne'ın kendi bildiği o doğrucu yoldan vazgeçmemesi ve ilahi çağrının kendisine gelmemiş olmasına gösterdiği o reddediş ve baş kaldırı hali çok içliydi.
Suzanne'ın direnişini yok etmek veyahut yumuşatmak amacıyla başvurulan yolların tümünde alınan geri dönütlerin, yalnızca bir hiçlik ve kendine daha da küsme hali olarak yorumlanması fikrimce doğru olacaktır. Ve ayriyeten bununla beraber başkaları tarafından dışlanma da söz konusu.
Gözüme batan bir mevzu söz konusu. Bir kere Anna Hanım nefis güzellikte bir kadın -ki zaten filmde de bu güzelliği epey sorun yaratıyor kendisine. Fakat oyunculuğu yer yer çiğ kalıyordu sahneye. Kamerada kötü çıkmamak için sahne gereği dağılan saçlarının doğal havasını düzeltmek için girdiği yersiz çabalar biraz eğreti duruyordu. Bazen de az mimik kullandığı için yakınmadım değil. Ancak bazı sahnelerde var ki; kendisini takdir edip, oyunculuğuna da hayran kaldım.
*İzleyecek olanların bundan sonrasını okumamaları rica olunur.*
İlk manastırda; Suzanne'ı rahibe olmaya zorlamadan, diğer rahibelerin tepkilerine karşın onu korumak adına çaba veren ve ona dualar eden ilk başrahibemizin çabası bir sonuca varmadan kendisi vefat ediyor ve Suzanne bir boşluğa düşüyor. Düştüğü boşluğu sorguluyor ve Tanrı tarafından hala ilahi bir çağrı almadığı için yeniden rahibe olmaya direniyor.
Yine aynı manastırda, yeni başrahibemiz ise Suzanne'ı uslandırmak adına ona insan yaşamının gereksinimi olan yeme, içme, barınma ihtiyaçlarını esirgiyor ve onun Tanrı tarafından bağışlanmayı dilemesini istiyor. Suzanne bu defa daha sert bir tutum sergileyerek Tanrıya inandığını ancak rahibe olamayacağını söylüyor. Onu, şeytan olmakla suçluyorlar.
Ve bir şekilde Suzanne o manastırdan kurtulup bir başka manastıra gidiyor. Orası fikrimce bir manastırdan uzak, adeta bir eğlence mekanı. Suzanne hiçbir şeye zorlanmadığı ve hiçbir katı kurala tâbi tutulmadığı bu manastırı seviyor. Başrahibemiz pek sevgi dolu. Suzanne'a ayrı bir ilgisi var. Bu diğer rahibeleri sevmek gibi değil, adeta tutku ve arzuyla. Suzanne, bu yaklaşımı reddediyor ve o manastırdan da kaçıp, özgürlüğün tadına varıyor.
Tüm meselede burada. Beklediği özgürlük ile, denk geldiği özgürlük bir olmuyor.