bu kitabı çok bunalıp ağladığım bir akşam o önermişti. gündeliğin beni yiyip bitirdiğinden, her gün aynı şeylerin olduğundan, kaçıp kurtulacak bir çıkış noktası veya anlamlı gelecek herhangi bir şey ortaya koyamadığımdan yakınmıştım. ne olmuştu peki okuyunca? bir farkındalık. her şey…devamıbu kitabı çok bunalıp ağladığım bir akşam o önermişti. gündeliğin beni yiyip bitirdiğinden, her gün aynı şeylerin olduğundan, kaçıp kurtulacak bir çıkış noktası veya anlamlı gelecek herhangi bir şey ortaya koyamadığımdan yakınmıştım. ne olmuştu peki okuyunca? bir farkındalık. her şey bir göstergeydi işte. gösterişe dönüşen her şey sahteydi. çılgın tüketim, hedonizm toplumu. malım mülküm olsun hayalim hiç olmadı. iyi bir telefon bile çekmedi canım. içimden nasıl geliyorsa hoşa gitme arzusu bile duymadan giyindim, öyle yaşadım. hep daha anlamlı olanı bulup çıkarmaya çalıştım. temel ihtiyaçlarımdan bile ödün verip elime geçen her kuruşu kitaba verdim. boş vakitlerimde makale okudum. yalnız yürüyüşler yapıp kendimle baş başa kaldım. arkadaşlarım telefonlarından oyun oynarken, kafelerde yüzbir, tavla peşinde eğlendiğini sanadururken bakışımı genişletecek ruhumla karşılaşacak filmler izledim. sosyal medyaya direndim. orası da bir personadan ibaretti. insanı oyalıyor, içini boşaltıyor ve sonsuz dikkat dağınıklığına yol açıyordu. kapattım facebook, twitter, instagram, whatsapp. telefonu bile bıraktım aylarca bir kenara. beni görmek isteyen beni bulsundu. yüzüme baksındı iletişim kurarken, tanımak isterken benimle yan yana yürüsün sorular sorsundu. kafelere bile gidip oturmaz oldum, oralarda ıvır zıvırdı işte. parklarda, sokaklarda dolaştım. balkonlarda oturdum, uzun kahvaltılar sonrası şiirler okudum kendi kendime. masa başlarında kaldım kitabımın başında mırıldanır oldum çatı katı evimin yalnızlığında:
"fakat, allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? yok. peki albayım. ben de susarım o zaman. gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? sorarım size: nasıl? kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. küçük oyunlar istemiyorum albayım."
artık yoktum. kimsenin görmediği bir yerde kendi içimde dönüp duruyordum. önümde dev gibi bir üst dil vardı, kuramlar, politikalar, tarih, edebiyat, sinema dili.. üstüme üstüme geliyordu her şey. flaubert'in romanındaki hezeyana kapılmıştım. torbama anlam kırıntıları topluyor ve sabrediyordum kendimi nasıl icat edeceğimi ve değer dünyamı kuracağımı bulmaya çalışırken. dönüşecek ve dönüştürecektim. öğrendiklerim ile gerçek hayat arasında bağ kurmaya çalışıyordum. fromm'un sevme sanatı'nı okuyor daha iyi nasıl sevebilirim diye emek veriyordum. o'na türlü özverilerde bulunuyordum. yaptığım kurabiyeyi ağzına götürdüğünde gözlerim büyüyordu acaba beğenecek mi diye heyecanla. gülümseyerek döndüğünde evet işte, oluyor dedim kendi kendime. sevmek çabaydı ve ben de biliyordum nihayet sevmesini. sonra o gitti, nedensizce. neyi yanlış yaptım, bulamıyordum. beni güzel bulmuyordu belki yıllar sonra. beğenmiyor, artık onu heyecanlandırmıyordum benden bekledigi her şeyi sonunda kusursuzca yaptığım anda. değerden düşmüştüm. kendime bakmayı, arzu nesnesi olarak yenilenmeyi becerememiştim. demode olmuştum belki de.
gündelik hayatın sıradanlığına direnip başka şeyler kurmaya çabalamam kimsenin umurunda değildi. kimseye dokunamıyordum, gerçek bir dostluk bağı kurmak imkansızdı. kimse hiçbir şeyi merak etmiyor, düşünmek ve konuşmak istemiyordu. sapyoseksüelim ben diyen tipler türüyordu etrafımda. seninle olmak istiyorum, ne iyisin, için ne güzel, ne zekisinler.. onlar da yalnızca bedenime ulaşmak ve tüketmek istiyorlardı etimi. tüm zihnimi yalamak ve mideye indirmek beni oburca. bunlara da direndim, o'nsuz ve yapayalnız kalmışken.
ailemin evine döndüm, yorgunca. bu kez kardeşlerim, ailem söyleniyordu. bir personaya, onların kafasında kurduğu kimliğe göre davranmalıydım. giyim kuşamla statümü belirginleştirmeli, kariyerim için uğraşmalı, her daim herkesin hoşuna gitmeliydim. gittikçe alışveriş, moda, marka, yaşam diye verilen o yüzeysellikten uzaklaşıyor her şeye yabancılaşıyordum. her yerde yadırganıyor, tuhaf, değişik diye etiketleniyordum. onlarla kesişebilmem için onlar gibi olmamı talep ediyorlardı mütemadiyen.
giyimli kuşamlıydılar. güzeldiler. modaydılar. zamanın ruhuyla/ ruhsuzluğuyla dikildiler karşıma.
tatminsiz, doyumsuzdular. hırsları, öfkeleri bedenselleşmişti. yıkma ve yıkılma histesi ile doluydular.
herkes çılgınca sınıf atlamak istiyordu. mülk üzerinden birbirine derslerini veriyordu. bu savaşta tanrı da taraf tutuyordu. en iyi olanın, en haklının yanındaydı, tanrı.
tanrı her şeye kadirdi. sermayenin en iyisini bulur ve verirdi kuluna.
haksızlık değil miydi bu? iyinin ve kötünün ardına düşmüştüm. adaletin peşine düşmüştüm. tanrı sevgisinin peşine düşmüştüm en başında. anlamlı ve yaşamaya değer bir hayatın peşine düşmüştüm. aşkın, dostluğun peşine..
tanrının gözünden düşmüştüm ilk önce. devletin gözünden düşmüştüm. ailemin gözünden, sevgilimin gözünden düşmüştüm. çocukların bile gözünden düşmüştüm kendimi parlatmadıkça.
piyasa her şeye kadirdir. insanın içini oyar, yozlaştırır ve yüceltir onu metaya dönüştürerek kişilik pazarında.
işte benim ortaya koyduğum hayat. bir yanlış anlamanın bedeli belki de yalnızca. belki de hayat yalnız başına dönüştürülen değiştirilen bir şey değildi. ötekinin gözünden görülemeyen her insan yeryüzünden silinirdi.
insan arada olan varlık, her şeyin arasında oluşan özne.. ilişkileriyle var olan.. bense terk edilmiş, yeryüzü ile gökyüzünün arasında asılı kalmıştım.