Spoiler içeriyor
-Ama bilirsin sadece bir kez aşık olur insan. Ona sadığım. suç ve ceza’yı ilk defa okuduğumda arka kapakta dostoyevski’nin resmi vardı. do minör passacaglia’yı ilk dinlediğimde zaten bach’ın tipine aşinaydım ama persona’yı ilk izlediğimde tamamen hazırlıksız yaklandım. 20’li yaşlara geldiğimde…devamı-Ama bilirsin sadece bir kez aşık olur insan. Ona sadığım.
suç ve ceza’yı ilk defa okuduğumda arka kapakta dostoyevski’nin resmi vardı. do minör passacaglia’yı ilk dinlediğimde zaten bach’ın tipine aşinaydım ama persona’yı ilk izlediğimde tamamen hazırlıksız yaklandım.
20’li yaşlara geldiğimde pek çok güzel film izliyordum ancak hiçbiri bünyede, çocukken hayalet avcıları ya da batman’ın yarattığı etkiyi yaratamıyordu. günlerce içinde tutmuyordu. sonra bir tatil günü personayı bilgisayara koydum ve çok şey değişti. film bitiminde önce yaşamadığım bir başdönmesi hasıl olmuştu. birkaç saat geçmesini bekledim. geçince akşama tekrar izledim. sonra filmi bana tavsiye eden ev arkadaşımı sorguya çektim, senaryonun ne anlattığını açıklamasını istedim. tatmin edici bir cevap veremeyince bunu iyice dövdüm. yattım. ertesi gün uyanır uyanmaz tekrar izledim. 2 günde 3 izleyişten sonra insan ister istemez böyle bir sinemayı yapan insanı kafasında kurmaya çalışıyor. yetenekten korkmak diye birşey var. o an farkettim. derhal ingman bergman’dan korkmaya başladım.. günlerce sürdü. bir taraftan da sürekli nasıl bir insan olabileceğini düşlüyordum.şöyle:
1.90 m boyunda bir insan düşünün. öyle yakışıklı, öyle derin bakıyor ki gözlerinin içine bakamıyorsunuz. o herşeyi biliyor. herşeyi kavramış. 2 dakika konuşunca aciz olduğunuzu hissediyorsunuz. dünyanın en güzel kadınıyla beraber (bak burası doğru: liv ullmann)
saf yetenek. yeteneğinin şekli, muhatabı önemli değil. omlet pişirse dünyanın en güzel omleti olur. 2 hafta kaykay çalışsa kimsenin yapamayacağı hareketleri yapar. roman yazayım dese tek rakibi dostoyevski ‘dir ve film çekse persona olur...
birkaç ay boyunca benim için ingmar böyle birşeydi. alelacele indirdip izlediğim diğer filmleri bu profili güçlendirdi. sonra bir röportajına denk geldim. muhteşem konuşuyordu evet. çok basit bir dille anlaşılması zor kavramlardan bahsediyordu. ama ne 1.90’dı, ne de süper omlet yapacakmış gibi bir his veriyordu. netekim o da insandı.
insanmış..
2gündür bayağı bi okuma yapıyorum ve galiba tam olarak olayı çözmüş bir yazarla karşılaştım. Meğer film sadece persona kuramını anlatmıyormuş tamamen psikolojik bi filmmiş...
herkes farklı yorumlayabilir bu filmi, ancak benim yorumuma göre 2 farklı kişi değil, 2 farklı karakter var bu filmde. yani aslında alma ve elisabet aynı kişi fakat aynı bedendeki iki farklı karakter. elisabet, bu kişinin persona'sını, ` alma ise sakladığı ya da bastırdığı iç benliğini temsil ediyor.
aslında inzivada ve sürekli kendini sorguluyor bu kişi. bu sorgulamalar alma'nın içini döktüğü samimi konuşmalarıdır. onu iyi edecek olan, ona yardımcı olacak olan sadece samimi iç benliğidir ve bu da hemşirelik mesleği üzerinden verilmiştir. elisabet'se sürekli persona yani maske taşımak zorunda olan aktris'lik mesleği üzerinden verilmiştir. ve elisabet'in bütün bir film boyunca suskunluğu ise aslında onun personasıdır. kendini böylece maskeler.
aslında aynı kişi olduklarını alma'nın, elisabet'in bebeğiyle ilgili hissettiklerini yüzüne çarptığı sahnede kesin olarak anlayabiliriz. o sahneye kadar alma hep "kendi" başından geçenleri bir arkadaşına anlatır gibi anlatıyorken; o sahnede aslında aynı kişi olduklarını ve bunun bir yüzleşme olduğunu anlıyoruz. alma'nın o sahnede elisabet gibi giyinmiş olması da ayrı bir dikkat çekici nokta. bunun yanısıra bu sahnenin öncesinde elisabet'in kocası mr. vogler'in alma'yı elisabet'miş gibi kucaklaması yine bu iki karakterin aynı kişi olduğuna bir vurgudur. daha sonraki sahnede elisabet alma'nın kanını emer ve alma da ona -yok etmek istermişcesine- vurur; bu durum alma'nın maskesini atmak ve "kendi" olmak istemesi olarak açıklanabilir. ve sonunda elisabet film setindeyken, alma onu terk edip gider. kişilik bölünmesinin çok iyi anlatıldığı kanaatindeyim.
tüm bunlara ek olarak filmin isminin persona oluşu ve iki kadının yüzlerinin yönetmen tarafından belirli sahnelerde birleştirilmesi de bu fikrimi destekler niteliktedir.
bu filmle ilgili ilginç (ve magazinsel) bir ayrıntı da şudur: filmin yönetmeni ingmar bergman'ın her iki başrol oyuncusu (bibi andersson ve liv ullman) ile de oldukça uzun süreli ilişkileri olmuştur. bibi anderson ile 1955-1959 arası liv ullman ile de 1965-1970 arası birliktedir ingmar bergman.
yani bu filmde liv ullman, bib anderson'un eski sevgilisinin yeni sevgilisidir*
sahnede bir "maske" takmışken birden "diğer" maskelerinin farkına vararak susan ve bir daha konuşmayan elisabet'in hemşire alma ile olan hikayesi.
hemşire alma, benim filmden anladığım kadarıyla elisabet'in bölünen kişiliğinin bir yarısı. varoluşsal bir krize giren "aktris"in kendini iyileştirme çabası içindeyken kendinden çıkardığı bir başka "persona".
elisabet kesinlikle bir narsist. kendisini yine ancak kendisinin anlayıp iyileştirebileceğini düşündüğünden "alma" ile birlikte bir inzivaya çekiliyor. alma ile ilişkileri boyunca alma sürekli "veren", "ilgilenen" ve iyileştiren taraf çünkü bunun için yaratılmış. ve hatta elisabet'e "aşık" (narsisizm). elisabet'in tüm bu suskunluğu içinde onunla yakınlaşan alma, gittikçe "tedavi eden"den "tedavi edilene" dönüşüyor. en derinde kalan sırlarını onunla paylaşıyor ve elisabet'in suskunluğundan onu anladığını düşünüyor. oysa elisabet rolleri değiştiklerinin gayet farkında. baştaki susmaları bir dürüstlük manifestosuyken; alma'ya karşı olan bu suskunluğu artık yalancı bir suskunluk.
bu sırada elisabet'i ilk defa yazılı bir iletişime geçerken görüyoruz: eşine yazdığı mektup. alma'dan bu mektubu saklaması elbette imkansız; elisabet'in alma hakkında olan ve onun asla bilemeyeceğini düşündüğü fikirleri aslında aynı bedeni paylaşan iki kişilik arasında saklı kalamıyor (açık zarf).
ihanete uğradığını düşünen alma, elisabet'e acı vermek için ayağına "parçalanan" bardaktan kalan bir cam kırığı koyuyor. sanırım iki kişinin aslında aynı kişi olduğunu bana düşündüren ilk sahne de bundan sonra olan birbirleriyle bakıştıkları sahneydi (ekranın birden bölünmesi).
susmanın bile yeterli dürüstlüğü sağlayamadığı bu dünyada alma, elisabet ve onun faydacılığı ile (kendisiyle) yüzleşiyor. ve bu esnada kaynar su sahnesiyle elisabet'i ilk defa gerçekten konuşurken görüyoruz: "dur, yapma!" hepimizin içinde bir yerlerde, az ya da çok, dna'mızda kodlu olan "yaşama" güdüsü. bir refleks ve belki de tamamen, çırılçıplak olabildiğimiz tek an.
elisabet'in eşinin geri gelmesi ve alma'yı "elisabet" olarak sevmesi; bu sırada elisabet'in alma'yı maskesi olarak kullanması da iki kişiliğin aslında aynı kişide olduğu düşüncemi destekledi (kendimce). elisabet'in hamileliğinin hikayesinin hem anlatan hem de dinleyen şeklinde iki kere verilmesi (anlatan ve dinleyen aynı kişiler), hem alma hem de elisabet'te yer alan annelik üzerine korkular ve düşünceler... elisabet'in elektra oyununda susup kalması da boşuna değil. "persona"nın antik yunan'da oyunlarda kullanılan bir maske anlamında olmasıyla ve tragedyada işlenen sakatlanmış anne-kız çatışmasıyla (elektra-klytaimnestra) elektra oyununun kullanımı gayet yerinde. tragedyada klytaimnestra kurban edilen kızı iphigenia'nın yasını tutup bunun intikamını kocasından alırken, öbür yandan bu intikam yüzünden diğer kızı elektra ile bitmek bilmeyen bir düşmanlık içine girer. belki de elisabet'in çocuğuna olan tavrı, eşine duyduğu kin ile açıklanabilir.
bundan sonra olanlar hakkında hem izlerken yorgan döşek hasta olduğumdan, hem de dikkatim başka sebeplerle dağıldığından çok ayrıntılı yazamayacağım. hatta muhtemelen yakın zamanda son 10 dakikayı tekrar izleyeceğim. ancak elisabet'in bavulunu toplaması ve evden sadece alma'nın çıkmasından anlayabildiğim, elisabet'in bir kabullenilmişlik içine girip bundan sonra alma personası ile hayatını devam ettirdiği.
tüm bunlar dışında filmin benim yorum yapmamı aşan bir yönetmenliği/görüntü yönetmenliği var. ışık ve gölgenin dansları çok güzeldi. birçok sahnede elisabet'le alma'nın duruşları da keza öyle.
elbette bu yazı bugünkü şartlar altında benim düşüncelerim. ben filmi bu gözle izledim ve filmden gayet keyif aldım.
(Ekşi sözlük yazarlarından alıntıdır)bu son entry ile anlıyorum ki filmde anlatılan çoklu kişilik bozukluğu konu kilit ve bu hastalıktan muzdarip olanlarıda allah kurtarsın diyorum
Ayrıca nazi destekçisi imiş bçBergman ben ve Celal Hocam bunu beğenmedi bergman.