Spoiler içeriyor
"O gün enginlerin bütün kaynakları fışkırdı, göklerin kapakları açıldı." Genesis, 7:11, S(293) Üç bölümden oluşan bir polisiye kitabı. Her ayrıntıya farklı bir klişe eklenmiş. Bazı noktalar çok belirsiz kalmış ve sığ bir anlatımla yetinilmiş. Yazardan okuduğum ilk kitap ve muhtemelen…devamı"O gün enginlerin bütün kaynakları fışkırdı, göklerin kapakları açıldı." Genesis, 7:11, S(293)
Üç bölümden oluşan bir polisiye kitabı. Her ayrıntıya farklı bir klişe eklenmiş. Bazı noktalar çok belirsiz kalmış ve sığ bir anlatımla yetinilmiş.
Yazardan okuduğum ilk kitap ve muhtemelen de sonuncu olmayacak. Ne kadar klişeler fazla da olsa başrol tamamen farklı bir karaktere sahip. Sıradan dedektiflerden oldukça uzak. Ayrıca kitap çok akıcıydı. Bu yüzden hızlıca bitti ama sevemediğim bir şeyler de var. Diğer kitaplarının daha iyi olacağını umuyorum.
°•°•°•°•°
Buradan sonrası spoiler içerir.
FBI Ajanı Grove, eski bir davasında yardım aldığı profesörün ölümü üzerine bu davayı incelemeye başlar. Yüzeysel olan bir kısım da bu. Başka hiçbir polis veya sorumlu çıkıp da sen tek başına ne yapıyorsun, demiyor. Karakter tek tabanca olarak at koşturuyor cinayet yerlerinde. Üstüne bir de şehri vuran şiddetli kasırgalar var. Hiçbir şeye aldırmadan, "Bu katili yakalayan ben olmalıyım, bu benim kaderim." Klişesiyle yanına sevgilisini ve bir arkadaşını da alarak fırtınanın ortasına gidiyor. Gittiği yerde bir kulübe bulup kasırgadan saklanırken dışarı çıkıp katili fırtınada yakalayası geliyor. Sanırım kendini superman falan sanıyor başroller.
Arkasında bıraktığı kadına ve adama ne olacağını da pek düşünmüyor. Kaldıkları küçük, kilerden bozma kulübe Allah'a emanet yani.
Ana karakter katilin peşinden koşturuyor. Bakın, normal bir insan olsa ilk etapta ayağı falan kayar komalık olurdu. Lakin katil ve dedektif sanki kırk yıllık tarzanmışcasına çamurlu, yarı sel felaketine teslim olmuş sokakta, beşinci derece kasırgaya direnerek arabaların üzerinden atlayıp birbirlerini kovalıyorlar.
Hadi bunların birisi zeki bir katil, birisi de ajan olduğundan dolayı güçlü bir insan. Peki ilerleyen sahnelerdeki yaralı kadının aynı zorlu sokakları, seli ve kasırgayı geçip yanlarına ulaşabilmesine ne demeli. Silahı nasıl kullanacağını bilmeyen, fiziksel olarak hazırlıksız ve üstüne bir de yaralı olarak tasvir edilmiş. Başrol, ajan olmasına rağmen katili yakalamaya çalışırken kaç kere ölüyordu yani. Illaki kadın karakteri araya sokup romantik sahne yaratmak için bu senaryoyu zorlamaya gerek var mıydı?
Mantık ne kadar devre dışı kalsa da polisiyeyi seviyorum ama bu kadarı da okuyucuyu ayakta uyutmaktır yani. Polisiye ve suç türünde başrolün yetenekli ve lider özellikleri taşıması bir gereklilik gibi zaten. Yine de bir uzmandan yardım almadan kasırgaya kişisel hesaplaşma için girmek, bunu yaparken biri kadın biri erkek, iki sivil ve savunmasız insanı öylece bırakmak biraz tuhaf geldi bana. Ne yapıp ne edip onları ekmesi gerekirdi bir yerde. Sonra tek başına ne yaparsa yapsın ana karakter.
Burayı da boşversek katille final hesaplaşmasında birden araya babalarının hayali giriyor. Babasını hatırlıyor, nasıl rezil bir herif olduğunu anlatıyor. Sonra katil, bizim dedektifi, babasına çok benzetip şaşırıyor ancak buraya da bir açıklama getirilmemiş. Gerçekten kardeşler miydi, yoksa öylesine yazılmış bir paragraf mıydı belli değil.
Bütün bunları bir kenara bırakırsak kitabı yine de sevdim. Beğenmediğimiz kısımlar mütemadiyen karşımıza çıkar her kitapta ama genel olarak severiz. Bu da onlardan biri. Kötünün iyisiydi bana göre. Can sıkıntısında iyi gidecek türden bir kurguydu.