1-Savaşın korkunç yüzünü böylesine vurucu anlatmak savaşı görmeden yaşamadan mümkün değildi; Erich Maria Remarque 18 yaşında Birinci Dünya Savaşına katılmak zorunda kaldı, birçok kez yaralandı, gazi olarak savaştan çıkan Remarque savaş travmalarını 1929 yılında yayınlandığı “Batı Cephesinde Yeni bir Şey…devamı1-Savaşın korkunç yüzünü böylesine vurucu anlatmak savaşı görmeden yaşamadan mümkün değildi; Erich Maria Remarque 18 yaşında Birinci Dünya Savaşına katılmak zorunda kaldı, birçok kez yaralandı, gazi olarak savaştan çıkan Remarque savaş travmalarını 1929 yılında yayınlandığı “Batı Cephesinde Yeni bir Şey Yok” adlı eserinde ortaya koyarak dünyanın yüzüne okkalı bir tokat attı.
2-Alman yazar Erich Maria Remarque’nin ilk ve en tanınmış eseri olan Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (1929) romanını hiç okumadıysanız bile aynı adlı 1930 yapımı filmi mutlaka duymuşsunuz, belki de seyretmişsinizdir. 20 yüzyılın dünya klasikleri arasında yer alan bu çarpıcı roman aslında, yazar Remarque'nin henüz 18 yaşındayken katıldığı Birinci Dünya Savaşı'ndaki acı deneyimlerini oldukça çarpıcı biçimde kaleme aldığı bir eserdir. Savaşın silah altındakiler açısından acımasızlığını ve saçmalığını o kadar net biçimde anlatır ki roman, yıllar sonra Nazi Hükümeti tarafından yakılan yüzlerce, binlerce kitaptan biri olur. Bu kadar malumatfuruşluktan sonra bu romanın en son uyarlaması olan, 2022 mahsülü Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) filmine geçelim.
3-Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmi 28 Ekimde Netflix’te yayınlandı ve her zaman olduğu gibi film yine çok ses getirdi. Yönetmenliğini 1970 doğumlu Alman Edward Berger üstlendi; senaryosunu da Lan Stokell, Lesley Paterson ve filmin yönetmeni Edward Berger yazdı. Oyuncular; Albrecht Schuch, Sebastian Hülk, Felix Kammerer, Aaron Hilmer, Edin Hasanovic ve Devid Striesow. Çok beğendiğim, Oscar’da 4 ödül alan ve Filmin duygusuna tam karşılık gelen müziğini ise Volker Bertelmann yaptı. Görüntü yönetmeninin adını anmadan olmaz James Friend.
4-Film; gri ve lacivert tonun ağırlıkta olduğu sabaha karşı bir doğa görüntüsüyle açılır. Doğa sessizdir; oysa biraz sonra dağların arkasında şimşek çakacaktır ve sabah silah sesleriyle ışıyacaktır. Belki de sabah kararcaktır demek daha doğru olacaktır. Ormanın derinliklerinde bir köpek üç yavrusuyla kıvrılmış uyurken yavrulardan biri uyanır ve annesinin memesine yapışır. Öyle ya karnını doyurması gerekecektir. Dünyanın sahibi olmak isteyenler ise karınlarını kan ile doyuracaktır. Filmin köpek sahnesiyle açılması kitapta geçen şu sözlerin eğretilesidir:
“Bak, sen bir köpeği patates yemeye alıştırır da sonradan ona bir parça et gösterirsen, köpek yine de kapmak ister eti. Çünkü bu onun kanında var. Bunun gibi, insanoğluna birazcık kuvvet, kudret ver; kapmak için atılır hemen. Bu tabii bir şey, çünkü insan aslında önce bir hayvandır, ancak sonradan olsa olsa bir ekmek diliminde yağ gibi, üzerine biraz görgü sürülür.”
5-Ve doğa çamurların üstünde yatan binlerce ölü askerlerin görüntüsüyle gözünü açacaktır. Bu çamur filmin sonuna kadar izlenecektir. Savaş da zaten çamurlaşmış bir hayattan başka nedir ki! Hayata bu çamuru atıp bataklaştıranlar milyonlarca insanın debelenmesine, var olmak için çukurlarda çırpınmasına sebep olacaktır. Çamura bulanmış asker üniformaları, kana batmış içlikler, bataklığın olanca pisliğine karışmış çizmeler işçi sınıfının emekleriyle yıkanıp, temizlenip, onarılıp, dikilip tekrar savaş meydanlarında ölmeye hazır yeni bedenlerin üzerine geçirilecektir
6-Savaşın kara yüzünü bilmeyen, düğüne gittiğini sanan çocuklar.
Tarih 1917 baharı, yer Kuzey Almanya, savaşın üçüncü yılıdır. Almanya’da bir lisede öğretmen savaşa katılmaları için öğrencilerine ateşli propaganda yapmaktadır. “…Almanya’nın demir gençliği geleceği siz inşaa edeceksiniz, Paris’e gireceksiniz, hişt sen Leinemann sus da dinle Kayzer’e asker lazım çocuk değil…” Çocuklar bu konuşma karşısında sanki düğüne gidecekmiş gibi büyük coşku ve heyecana kapılırlar.
7-17 yaşındaki Paul de (Felix Kamerrer ) vardır onların arasında, savaşa katılmak için ailesinin izni gerekmektedir. Ona bu izin verilmemiştir. Savaşa gitmeye can atan arkadaşları tarafından “şimdi sen annenin dizi dibinde mi oturacaksın Paul” diyerek alaya alınır. Bu durumu içine sindiremeyen Paul ailesinin yerine izin kağıdına kendisi imza atarak sonradan ruhunu karartacak vicdanını aklar. Bu öğrenci grubu büyük bir aşkla batı cephesine giderler.
8-Daha gittikleri ilk anda savaşın dehşetli yüzüyle karşılaşırlar ve savaş alanında yaşadıkları korkunç gerçekle baş etmeye çalışırlar. Tıpkı köpek yavruları gibi annelerinin dizi dibindeyken savaşa giden çocukların sadece bedenleri değil ruhları da kalbura dönmüş delik deşik olmuştur. Gözlerinde büyük ışıltıyla savaşa katılan çocukların gözlerine kurşun yağmış kör olmuş ve ışık çoktan sönmüştür. Yani almanya’nın demir gençliği ateş karşısında erimiştir; bu bataklıkta yaklaşık 20 milyon insan yok olmuştur. Film savaş içinde şunu anlatır: "Gerçek ışık savaş değil barıştır".
9-“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”u yapılmış en iyi savaş filmi olarak nitelendirsek belki itiraz edilebilir ama yapılmış en hümanist, savaş karşıtı film dersek pek karşı çıkan olmayacaktır. Kendisinden sonra yapılan birçok film bu özellikle anılsa da 1930 tarihli filmi öne çıkaran pek çok unsur var. Savaş filmlerini çeşitli yaklaşımlarla değerlendirebilir ve bazı yaklaşımların aynı filmler içerisinde yer aldığını söyleyebiliriz. Kimisi propaganda filmi görevi üstlenerek halkı belli bir düşünce biçimini savunmaya yöneltirken, kimisi tarihi gerçekleri mümkün olduğunca gerçekçi bir biçimde sunar.
10-Burada göz ardı edilen nokta ise tüm o keşmekeş içerisinde karakterleri gerçekten de derinlemesine analiz etmek, korkularını deşmektir. “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” da en masumane biçimde başlar aslında. Bir grup lise öğrencisi, Vatan-Millet-Sakarya konuşması yapan öğretmenlerinin yönlendirmesiyle askere yazılırlar ve 1. Dünya Savaşı’nda Alman İmparatorluğu’nun “Demir Gençlik”i olmaya heveslenirler. Fakat daha ilk bombardımandan itibaren aslında birer kukla olduklarını ve pek sevgili Kayzerlerinin çıkarlarının minik bir parçası olduğunu anlayacaklardır. Çokça karşımıza çıkan kahramanca savaş sahnelerini değil; yıkımı, ölümü ve doğanın acımasızca yağmalanmasını izleriz. Bu yağmalama bir yandan da karakterlerimizin ruhuna da sirayet eder ve onları bambaşka kişilere dönüştürür. Onları insanlıktan çıkarmaz; tam tersine insan denen yaratığın neler yapabileceği konusunda uçlara taşır.