Emrah Serbes'in kalemini seviyorum ya. Her ne kadar kendisini sevmesem de kitaplarının bende yeri ayrı. Bi eserle yazarını ayrı tutmak çok zor. Bunu sürekli savunuyordum eser yazardan ayrı değerlendirilmelidir diye ama olmuyor. Ben sevdiğim kitabın yazarını sevmek onun hakkında her…devamıEmrah Serbes'in kalemini seviyorum ya. Her ne kadar kendisini sevmesem de kitaplarının bende yeri ayrı. Bi eserle yazarını ayrı tutmak çok zor. Bunu sürekli savunuyordum eser yazardan ayrı değerlendirilmelidir diye ama olmuyor. Ben sevdiğim kitabın yazarını sevmek onun hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum. Evet bazı şeylere takıntılıyım.
Dün gece 12 gibi canım bi anda kitap okumak istedi. Uzun zamandır kitap okumuyordum. Çünkü pek zamanim olmuyor, olsa bile sıkılıyorum kitap okurken artık.
Sonra bu kitaba başladım ve 2 saat falan kitabın yarısından fazlasını okumuşum ve en son uyuyakalmışım. Bi kitap okurken uyuyakalmamıştım o da oldu. Az önce son 20-30 sayfasını okuyup bitirdim.
Bu tarz yeraltı edebiyatı kitapları okuduktan sonra insan bi boşluğa düşüyor. Ne için yaşıyorum ben diye düşünüyor. Her şey anlamsız geliyor. Bi de kitaptaki karakter intihar etseydi oooo daha fena. Oturur saatlerce ağlardım. Bu sefer böyle bi şey yok ama. Sadece boşluk hissi ve sorgulama var.
Ben yeraltı edebiyatını da çok seviyorum ya. Aslında çok uzak olduğum ve empati yapamadığım bi evren ama beni saçma bi şekilde çeken bi şey var bu dünyada. Alkol almak, sigara içmek, uyuşturucu kullanmak... Bunlar çok saçma bulduğum şeyler. Ve buna bağımlı olan insanlara da hak veremiyorum. Çünkü bu tür kitaplarda sanki olanlar kendi ellerinde değilmiş gibi anlatılır ama öyle değil. Hayır diyebilirsin, kullanmayabilirsin. Kendine farklı bi yol çizebilirsin. Evrenin zırvalığından bahsedip bi halt yapmadan durmak çok saçma. Yapanları da küçümsemek. Tembelliği, işsizliği bi halt sanmak ve bunu yüceltmek bana saçma geliyor. Tamam sonsuz mutluluğa ulaşmayı falan ben de beklemiyorum. Böyle bir şey olmadığını da biliyorum ama hayatın sevilecek ve yaşanmaya değecek yönleri de var bence. Neyse bütün yeraltı edebiyatını gömdüm ama seviyorum yine de okumayı. Belki de onların bu iç acısı durumlarını okuyup kendi halime seviniyordurum. Yok be o kadar da kötü birisi değilim. Onlar üzülünce ben de üzülüyorum hatta sirf Bakır biraz üzüldü diye oturdum ağladım gece gece. Ya bu arada ana karakterimizin adı Bakır'mış. Kitabın sonunda öğrendim. Kitabın sonuna kadar da hiç söylemediler ben de hiç sorgulamadım açıkçası. Çok garip geldi sonda öğrenmek.
Evet ben kitaptan hiç bahsetmemişim.
Tamam anlatıyorum. Bakır adında bir gencin (kitabın başında 18 sonunda 26 yaşında) kendi hayatını bize anlatmasını okuyoruz. Öyle bi hayat ki. Her şey var içinde. Ölüm, hüzün, acı, sevinç, umut, umutsuzluk...
Bakır'la beraber bütün duyguları yaşıyoruz biz de. Kitabın başlarında bir otelde arkadaşı ile çalışan Bakır, sonra bu işten çıkıp hapse düşüyor, Ankara'ya gidiyor, İstanbul'a gidiyor ve en son akıl hastanesine giriyor ve bize yaşadıklarını da orda bi deftere yazarak anlatıyor. Bakır aslında yazar olmak istiyor ve bunun için de çabalıyor ayrıca. Kitap boyunca tek emek verdiği şey yazarlığıydı. Ama bu emeğin karşılığını alamadı. Belki yazdığı kitap yayimlansaydı farklı bi hayata sahip olabilirdi. Hayır olamazdı. Böyle insanlar değişmez. Bi bağımlı ne yaşarsa yaşasın yine eski haline döner.
Bu arada ben Bakır'ı sevdim ya. Gerçek hayatta tanışsak konuşmayacağım hatta kendine yaptıklarından dolayi saygı duymayacağım bi insan olmasına rağmen sevdim onu.
SPOİLER
Kitapta birden fazla olay yaşandı. Kitap 160 sayfa ama Bakir'in dolu dolu bi hayatı var. Yaşamadığı aksiyon yok. Ama beni etkileyen 2 olay vardı. Biri Bakır'ın komşusu olan yaşlı adamın ölmesiydi. O adam öldü diye oturdum ağladım 20 dakika falan. Adamın kitapta doğru düzgün bi yeri de yok aslında. Toplasan 5-10 sayfa bahsedilmiştir. Ama o adamın ölmesi bana çok koydu. Oğlunun ona öyle davranması. Bakır'ın yaşlı adami kurtarmaya çalışması, adamin karısının çaresizliği.... Offf yine kötü oldum.
Diğer bi olaysa İsmail'in değişmesiydi. İsmail kitabın başında aşırı efendi, saf bi çocuktu. Kardesi için çalışan, aldığı bütün parayı Ankara'da tıp okuyan kardeşine gönderen bi adamdı. Sırf şefi köpekleri zehirledi diye şefini bıçaklayan bi adamdı. Sonra ne mi oldu? Kardeşi terörist oldu öldü. İsmail de torbacı oldu. Hayat çok mu acımasiz ya? Ben böyle atıp tutuyorum ya her şey bizim elimizde istesek düzeliriz diye. Değil sanırım ya bilemiyorum.
Bir de kitabın son kısmı var. En çarpıcı kısım bence. Bakır'ın akıl hastanesinde yaşadıkları. Bir Serap'ın peşine düşmesi. O Serap'ı gerçek sanması. Ahh Bakır'ım benim. Gerçekten sevmiş miydin Serap'ı acaba yoksa kendini adayacak bir şeyler mi arıyordun? Bu sözlerin gerçek miydi acaba “Seni seviyorum,” diye bağırdım. “Bu gece ve her gece seni seveceğim. Kimi özlediğimi bilmediğim zamanlarda bile seni seviyordum. Içimdeki yokluğun ne yokluğu olduğunu bilmediğimde bile seni seviyordum. Sen yanımdayken içimde bütün bir şehre yetecek kadar mutluluk vardı."
"Bir hayal gerçeğin kıyısından geçtiğinde, iki göz bir mahremde buluştuğunda, iki el birbirini bulduğunda, iki kalp birbirine dokunduğunda, bu dünyada bitmemiş ümitler adına bir çiçek daha açar ve umutsuzluk bir adım geri atar, bu coşkun yüreğin zaferidir ve insanın karanlıkta atabileceği yegane adımdır. "
Bakır'ın bi Serap'ı sevgilisi sanması daha doğrusu sevgilim var diye akıl hastanesinden kaçıp sonra geri dönmesi.
Belki gerçekten sevmişti Bakır Serap'ı. Belki bu dünyada hissettiği tek gerçek duygu buydu. Artık bir kurtuluş aramıyorum.
Kitabın sonu da tam olması gerektiği gibi bitti. Bi hiçlik, boşluk, hiçbir şey. Ne etkileyici bir son ne hayatini düzene koyan Bakır ne de intihar eden Bakır. Hiçbiri değil. Hiçbir şey yok kitabın sonunda.
Bakır karakteri Kinyas ve Kayra kitabındaki Kayra'yı anımsattı bana. Yazar olmak istemesi, öfkeli ve küfürbaz biri olması, kötü biri olması, bağımlı olması. Belki o da Kayra gibi her şeyi bırakıp çürümeyi bekler sonunda.
Kitapla ilgili bahsetmek istediğim son bir şey var. Bakır'ın bi ara sürekli gittiği Lık Lık Birahanesi. Sanırım orası gerçekten varmış Antalya'da. Hatta baya meşur bi yermiş ama kapanmış. Kitapta bir yer vardı. Lık Lık barın sahibi Yalçın mekanin açık adresini verip gelip beni bulun tarzi bi şey diyordu. Bir gün Antalya'ya gidersem buraya uğrayacağım.
“O zaman,”dedi, “beni okuyacakların da ta amına koyayım ! Yalçın Ağbi’m böyle böyle söyledi dersin. Götleri yiyorsa buraya gelsinler. Arkamdan okumasınlar. Bunu da yaz."
“Tamam.”
“Mutlaka yaz.”
“Hiç kuşkun olmasın.”
“Güllük Caddesi, Lık Lık Birahanesi. Otuz yıldır buradayız.”
Yalçın abim baya sövmüş bize ama merak ediyorum gerçekte böyle bi yer var mi diye.
✨ALINTILAR
"Ama ne günah değil ki, bu ülkede yaşamanın kendisi günah! Nefes almamız günah! Bu sefil ruhlarla, bu sefil hayatlarla, ezile büzüle, boyun eğerek yaşamamız günah! Daha üstüne ne günah yazacaklar. Pasaporta bak, gönder cehenneme ! Daha üstüne ne eziyet edecekler, merak ediyorum.”
"Teyze başını kaldırdı, bana baktı. Hadi bakalım anlat. Ama nasıl? Sırf ona değil, herhangi bir insana, bir ölüm haberi nasıl verilir ki? Sırf ölüm haberi de değil, başka bir haber, güzel haberler mesela, gizli sevdalar. Hepsi aynı. Bir insana duyulan sevginin çaresizlikle kesiştiği anlar, hep aynı. Boşa konuşmak, aşkta da ölümde de, hepsi bir. Umut biter, sadece sözler kalır, kırık dökük, yaralı, tedirgin, gücenik. Hiç söylenmese de olacak, hiç söylenmese sonradan çekilen azapları da daha az olacak. Boşa söylenmiş sözlerin azabı, çoğu zaman, hiç söylenmemiş sözlerin azabından ağır. Bazen bir cevap olur, daha beter. Bazen bir bakış olur, son umutları kırılmadan evvel teyzenin bana baktığı gibi, daha beter. Koyu koyu kazınır içine o bakış, önce incecik bir saplanış, sonra genişler, büyüyen bir çatlak olur, kıvrım kıvrım yayılır, her yere birden. Bir saat gelir, bir tel kopar, bir kiriş çatırdar, kuşlar havalanır önünden, bir bakarsın hayatının bütün camı çerçevesi inmiş, yine ayazda kalmışsın. Yüzünün cilası kazınmış, elierin cebinde, enseni omuzlarına gömmüş, sağa sola boş boş, çaresiz bakıyorsun. Aklını toparlamak için gözlerini boşluğa dikiyorsun, kafanda bir uğultu, boşluktan çıkan boşluk, başka hiçbir şey yok."
"Karanlık duvarlan yıkmak yetmiyordu. Bazen karanlık bir duvarı yıkarsınız ve önünüzde geniş bir yol açılır ama ikinci bir duvara kadardır bu. Gelmez duvarların sonu. Bazen de aklın barikatlarını yıkarsınız ve önünüzde deliliğin yolları açılır ama yeni bir akla kadardır bu. Ne deliliğin sonu vardır ne de aklın, ne duvarların sonu vardır ne de yolların. "