Tim Burton'un filmlerine duyduğum hayranlığı eminim ki daha önce belirtmişimdir. Onun gotik tarzın dışına çıkmayan korkuyu ve gerilimi yaşatan karanlıkta bırakan filmlerini daha fazla seviyorum. İşte bu da onlardan biri, ben daha iyisini izleyene kadar benim için en iyisi. Hayatın…devamıTim Burton'un filmlerine duyduğum hayranlığı eminim ki daha önce belirtmişimdir. Onun gotik tarzın dışına çıkmayan korkuyu ve gerilimi yaşatan karanlıkta bırakan filmlerini daha fazla seviyorum. İşte bu da onlardan biri, ben daha iyisini izleyene kadar benim için en iyisi.
Hayatın normal akışında aktığı Fleet Sokağının karanlık tarafını izliyoruz. Normal olanla değil, olmayanla ilgileniyoruz. Hayatın olağan düzeyde ilerlediği bir sokakta meşhur bir berber: Sweeney Todd. Hem acımasız bir katil, hem intikam hırsıyla yanıp tutuşan bir eş, hem de kendisinden koparılan kızına kavuşmak için can atan bir baba. Tek bir karakteri her şeyiyle izliyoruz, en çok da insanları acımasızca öldürmesi ve bir an bile soğukkanlılığını kaybetmemesiyle.
Film bizlere yaşanacak birçok karanlık duyguyu aynı anda veriyor. Fakat bunun yanında romantizmi de ihmal etmiyor. Filmin romantik tarafıyla pek ilgilenmedim. Benim için gerilimli, gizemli ve bir nebze de olsun dramatik yönü önemliydi. Bütün bu duyguları ve bunların getirdiği heyecanı çok iyi geçirmiş.
Johnny Depp soğukkanlı bir seri katili canlandırırken onu tüm bedeniyle, tüm ruhuyla taşımış sinemaya. Mükemmel demenin yetmeyeceği bir oyunculuk sergilemiş. Fakat Johnny Depp bir tarafa en az onun kadar övgüyü
hak eden bir isim daha var. O da Bayan Lovett karakterine hayat veren Helena Bonham Carter. İkili sadece mükemmel oynamamışlar, aynı zamanda harika bir partner olmuşlar. Aralarındaki uyum beni çok yükseltti.
Film bir an bile karanlık temanın dışına çıkmıyor. Bunu sadece gerilimli bir havada ilerleyen senaryosu için söylemiyorum. Mekan dekorları, karakterlerin kostümleri ve makyajları, kendine özgü hâlleri... Bir çok şey karanlık temayı destekliyor, o havada kopmak mümkün değil. Tüm bunlara bir de filmin siyah-beyaz olması eklenince karanlığın tamamen içine gömülüyorsunuz, ama asla rahatsız olmuyorsunuz.
Siyah-beyaz bir film evet. Fakat kan kırmızısını gözümüze sokmaktan çekinmiyor. Bütün bu renksizliğin içinde kanın rengini görmek şehvet ve iğrenme dürtülerini açığa çıkarıyor. Bilmiyorum, renkli bir film olsaydı o kanın rengi bu kadar ilgi çeker miydi? Veyahut yine renksiz dünyada o kanın rengi de kaybolsaydı o gerilimi, iğrençliği verebilir miydi? Sonucunda bu kadar ilgi çeker miydi? Zihnimde canlandırınca cevabım 'hayır' oluyor.
Sadece bunlarla sınırlı değil film. Bir müzikal kendisi. ''Bu kadarı yetmez, daha fazlası lazım'' der gibi... Müziğin dünyasını, ruhun gıdasını bu karanlık dünyayla birleştirmek. Tek kelime ile muhteşem.