Öjenik, platon tarafından ortaya ilk kez atılan, modern olaraksa ilk kez Sir Francis Galton tarafından formüle edilen, sağlıksız ceninleri ayırıp sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan bir toplumsal felsefedir. İşte tam olarak bu reçete kullanılarak oluşturulmuş bir distopya (veya belki de…devamıÖjenik, platon tarafından ortaya ilk kez atılan, modern olaraksa ilk kez Sir Francis Galton tarafından formüle edilen, sağlıksız ceninleri ayırıp sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan bir toplumsal felsefedir. İşte tam olarak bu reçete kullanılarak oluşturulmuş bir distopya (veya belki de karşı-ütopya) karşılar bizi kitapta. İnsan fabrika ürünü olarak görülür bu dünyada. Belirli türlere ayrılır bir nevi kast sistemi gibi. Duygularınız ve düşünceleriniz fabrika tarafından size önceden öğretilir. İzin verildiği kadar düşünür, izin verilen şeyleri sever, izin verildiği kadar tepki verirsiniz... Anne ve baba kavramı yoktur, kadınlar doğum yapamaz hatta müstehcendir ama istediğinizle istediğiniz kadar sevişebilirsiniz çünkü normal olan budur. Yaptığınız iş karşılığında soma elde edersiniz ve çalışmazken de duyarsızlaşır ve düşünmeyi kesersiniz. E savaş, açlık, hastalık da yoktur ve herkes mutludur. Ne tamamen saf bir iyi ne de tamamen saf bir kötü...
"Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek."
"Yalnızlıktan ve geceden söz etmek istiyordu, ay ışığında soluk görünen platodan, uçurumdan, boş karanlığa dalıştan, ölümden söz etmek istiyordu. Konuşmak istiyordu; fakat sözcükleri bulamıyordu."
"Hangisi daha onurludur usumuzca, acımasız kaderin sapan taşlarına ve oklarına katlanmak mı, yoksa silah kuşanıp karşı koyarak son vermek mi dert yağmuruna... Ama siz bunların hiçbirini yapmıyorsunuz. Ne katlanıyor, ne de karşı koyuyorsunuz. Yalnızca sapan taşlarını ve okları siliyorsunuz yeryüzünden. Kolayına kaçıyorsunuz."
"Istırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır. Ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşturan görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur."
"Optimum toplum, dedi Mustafa Mond, buzdağı örneğine göre kurulur; dokuzda sekizi su seviyesinin altında, dokuzda biri üstünde."
"Sahip olduğumuz şeyler bize ne kadar aitse, biz de o kadar kendimize aitiz. Kendimizi biz yaratmadık, kendimizden üstün olamayız. Bizler kendimizin efendileri değiliz. Biz tanrıya aitiz. Öyleyse meseleyi kendi mutluluğumuzun penceresinden bakamaz mıyız? Kendimize ait olduğumuzu düşünmek, mutluluk ya da rahatlık sebebi olabilir mi? Genç olanlar ve refah içinde yaşayanlar böyle düşünebilirler. Böyleleri her şeye sahip olmanın yüce bir şey olduğunu düşünebilirler. Çünkü kimseye bağımlı olmamayı, görünmeyen hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmamayı, sürekli bir şeyleri kabullenmenin sıkıcılığından, sürekli dua etmekten ve başkalarının iradelerini etkileyişlerinin sorumluluğundan muaf olmayı kendi tarzları sayarlar. Ancak zaman geçtikçe onlar da bütün insanlar gibi, bağımsızlığın insanlara özgü bir şey olmadığını, bir süre idare edebileceğini, ama bize güven içinde sona taşımayacağını anlarlar."
"İnsan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşla gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder. Boş düşünceler! Yaşlılığın bir hastalık olduğu, korkunç bir hastalık olduğu düşünceleri. Yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. Böyle korku ve düşüncelerden apayrı olarak, dini duygular biz yaşlandıkça gelişmeyle mi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımıza çelen imgeler, arzulardan Ve heveslerden arındıkça Tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesine veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz; bir gerçekliğe, mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. Evet, kaçınılmaz bir biçimde tanrıya yöneliriz; bu dini duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder."
"İnsan bir şeylere inanır, çünkü onlara inanmaya şartlandırılmıştır. İnsanın kötü nedenlerle inandığı şeyler için başka kötü nedenler bulmak, işte felsefe budur. İnsanlar Tanrı'ya inanırlar çünkü öyle şartlandırılmışlardır."
"-Ben keyif aramıyorum. Tanrıyı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum, günah istiyorum.
+Siz mutlu olma hakkını istiyorsunuz.
-Öyle olsun, mutsuz olma hakkını istiyorum.
+Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türlü ağzı alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.
-Hepsini istiyorum."