Spoiler içeriyor
"Hakikaten şu insanlar pek müz'iç mahlûklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkalarına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrâk edemiyorlardı." "Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla, Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla! Hançer gibi…devamı"Hakikaten şu insanlar pek müz'iç mahlûklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkalarına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrâk edemiyorlardı."
"Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla! Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince Gönlümdeki azgın devi rüzgârlara attım; Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım. Gözler ki birer parçasıdır senden İlâhın, Gözler ki senin en katı zulmün ve silâhın,
Vur şanlı silâhınla, gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!"
♤
Cumhuriyet devrinin erken zamanlarında askerlik mesleğini yapan bir adamın atılması ve suçlanması üzerine işlenmiş kitabın konusu. Hayattaki her türlü zevke ve insana karşı ilgisini yitirmiş, her şeyden nefret eder hâle gelmiş bir adam olan Selim, karısı ve çocuğu da dâhil, üzerine konuştuğu her olguyla dalga geçiyor. Eskiden mesleği olan ve çok sevdiği askerlik mesleğinden bile vazgeçtiği noktalar var. Emir komuta zincirini eskisi gibi önemsemiyor. Yine de hayatta değerli bulduğu yegane şey askerlik.
Tasavvuf hakkında bir fikri yok, din konusunda zaten ilgisiz, edebiyat alanında da sadece şiir yazmış ve unutmuş yaşı ilerleyince. Askerlik kutsal olan, değerli gördüğü tek meslek.
Bunu da askerlik karşıtı ideolojileri yermesinden anlıyoruz. Budizm hakkında savaşmayı reddettiği için olumsuz düşüncelere sahip. Savaş olmayan, yalnızca barışın olduğu bir dünyanın önemi yok. İmkansız gördüğü için değil, barış fikrini sevmediği için. Aynı nedenle de kralcı birisi. Askerlerin krallıklarda daha iyi yetiştiğini düşünüyor. Modern düzen isteyen hürriyetperver ve sulh yanlısı insanları anlamsız buluyor.
Ilk başlarda tarihi bir kurgu romanı gibi geliyor ancak yarısından sonra özellikle bolca sembolizm okuyoruz. Doğaüstü olaylar gerçekleşiyor ancak bunlar da yazarın anlatmak istediğini soyutlaştırmasıyla ilgili. Mesela Ruh Adam, yani Selim, kendisi gibi düşünüp intihar eden arkadaşının arkasından intihar edemediği, hatta kendinden yirmi beş yaş küçük bir kızı sevdiği için kendisinden nefret ediyor. Arkadaşı askerlik uğrunda, ideolojisi uğrunda ölmüşken kendisinin hâlâ yaşama sevincinin olmasını katlanılmaz buluyor. Bu sebeple yazar araya bir sahne eklemiş;
Selim'in suçlarını yargılayan bir mahkeme kuruluyor. Bizatihi tanrı onu yargılıyor. Zerdüşt'ten Muhammed'e kadar tüm peygamberler onun aleyhinde karar veriyor. Uğruna işten atılmayı göze alarak savunduğu krallar da aleyhinde konuşuyor. Ancak eski Türk komutanları adaletin bir erkek ve asker için çarpışmayla sağlanabileceğini savunuyor. Selim'in karşısına eski bir Türk askeri geliyor ancak bu noktada yukarıda bahsettiğim, arkadaşına karşı ihanet etmiş gibi hissettiği için karşısına arkadaşı çıkıyor. Haksızlığa uğradığı için düello talep ediyor. Oysa arkadaşını böyle görmesinin tek sebebi suçluluk hissi falan. Kitap boyunca intikam, romantizm, nefret, hangi duygu olursa olsun hepsinin metaforik bir örneği var.
Atsız'da okuduğum Türk Ülküsü kitabından çok daha farklıydı. Oldukça yaratıcı, ilgi çekici ve sürükleyici yazılmıştı. Milliyetçi bir insan olmasınız bile okumaya değecek bir kitap. Farkli karakterleri ve fikirlerin çatışmasını bir arada vermiş. Müthiş bir yazın zenginliği.
"Bana insanlardan mı bahsediyorsun?... Insanlar mâzide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka bir şey değildir."
Kitapta geçen şu hoş şiiri paylaşmasam da olmazdı.
"Bir sır ki bu, ölsen bile asla açamazsın... Anlatması imkânsız olan öyle bir an ki, Hülyâdaki ses varlığının gâyesi sanki...
Bak emrediyor: Daldığın âlemden uyan ki,
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...
Sevdâ gibi bir gizli emel rûhuna sinmiş;
Bir haz ki hayâlden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgâr gibi inmiş,
Bir sır ki bu ölsen bile aslâ açamazsın..."