Spoiler içeriyor
Japonya'nın küçük bir kasabasından tüm ülkeye yayılan ve sadece erkekleri öldüren bir hastalığın olduğu distopik bir evrende geçiyor anime. Konusunu ilk okuduğumda aklıma "Kadınlar Ülkesi" kitabı geldi. Kitapta da bir savaş sonucu erkek nüfusun azalması en nihayetinde de yok olması…devamıJaponya'nın küçük bir kasabasından tüm ülkeye yayılan ve sadece erkekleri öldüren bir hastalığın olduğu distopik bir evrende geçiyor anime. Konusunu ilk okuduğumda aklıma "Kadınlar Ülkesi" kitabı geldi. Kitapta da bir savaş sonucu erkek nüfusun azalması en nihayetinde de yok olması sonucu sadece kadınların yer aldığı bir ülke anlatılıyordu. Kitabın aksine animede erkek nüfus henüz yok olmuş değil. Bunun sonucunda kadınlar birçok iş kolunda etkinliğini artırırken erkekler de bir nevi damızlık görevi görmeye başlıyor. Yer yer güç dinamiklerinin değişmesi sonucu erkeklerin bu kadar aşağılanması ve hor görülmesine şaşıp kalırken yer yer de ülkede benimsenmiş olan kadın erkek rollerinin hala tam olarak bırakılamadığını görüyoruz. Kadınların birçok iş kolunda etkinliğinin arttığından bahsetmiştim. Tabii ülkenin kralı olarak adlandırılan "şogun"luk da kadınlara geçiyor. Anime de "ōoku" adı verilen, şogunun erkek cariyelerinin yer aldığı harem üzerinden ilerliyor. "Acaba erkek nüfusu azalsa ve kadınların sözünün daha çok geçtiği bir ülke olsa nasıl olurdu?" sorusu bu harem içerisinde yaşananlar ile cevaplandırılmaya çalışılmış. Haremde sadece erkeklerin bulunması hasebiyle türlü iğrençliklerin dönmesi, izlerken beni çok rahatsız etti. Allah’tan bu tarz sahnelere sıkça yer verilmemişti de seyir zevkim çok bozulmadı.
Gelelim karakterlerimize. İlk bölümde ülkenin hastalıkla başa çıktığı 80.yılı görüyoruz. Bu dönemin şogunu, mevcut düzeni değiştirmek isteyen, sadelikten yana ve bazı gelenekleri anlamlandırmaya çalışan bir kadın. Muhtemelen gelecek sezonlarda kendisinin şogunluk yıllarını izleyeceğiz. Ülkeyi yavaş yavaş değiştirmeye çalışmasını izlemenin keyifli olacağını düşünüyorum. Fakat bu sezon, merak ettiği geleneklerin ortaya çıktığı döneme, ilk kadın şogunun, Iemitsu’nun hikayesine tanıklık ediyoruz.
Iemitsu, tek varis ve gayrimeşru olması sebebiyle gizlice ölen babasının yerine geçiriliyor. Yıllarca erkek gibi giyinmek zorunda olması ve yaşadığı sayısız travmadan sonra nefret dolu ve etrafındaki herkese saldırmaya hazır biri haline geliyor. Öfkesini de genellikle Ōoku’daki cariyerlere yöneltiyor. Bu şımarık, öfkeli çocuğun altında aslında çok zeki, siyasetten anlayan bir şogun yatıyor. Fakat ülkenin dayattığı fikirleri o kadar benimsemiş ki bir kadının şogunluk yapabileceğine inanmıyor. Zaten tarih çizgisi üzerindeki görevini de erkek varis doğurmak olarak görüyor. Bu erkek varis için baba adayı olarak da Ōoku’ya soylu bir rahip olan Arikoto’yu zorla getiriyorlar. Arikoto, sakin, olgun, tam iyilik timsali bir karakter. Öyle ki Iemitsu’nun tüm deliliklerini sineye çekip bir de üstüne Iemitsu’nun içindeki güzelliği görüyor. Arikoto’nun Iemitsu’ya deli divane aşık olmasını asla anlayamasam da içimdeki iflah olmaz romantik, ikilinin sahnelerini gözlerinden kalpler çıka çıka izledi. Iemitsu karakterinin yavaş yavaş olgunlaşmasını izlemek, zihinsel dinginliğe ulaştığını görmek güzeldi. Hatta Arikoto’yla ayrılıklarını anlayışla karşılayacak kadar büyümesine şahit olduk. Bazı yorumlarda animenin sonunun mutsuz bittiğini söyleyenler olmuş. Bence Arikoto ve Iemitsu’nun sonunda birlikte olmamaları tam anlamıyla bir mutsuz son değildi. Her iki karakter de birbirine çok fazla şey kattı. Çok yol aldılar. Bence olması gereken gerçekçi bir şekilde işlenmiş.
Animeyi, pek çok açıdan beğendim. Konuyu siyasi, toplumsal ve ekonomik açıdan ele alması animenin güzel taraflarından biriydi. Sonraki sezonda neler olacağını merak ettirdi. Merakımı gidermek adına biter bitmez de mangasına baktım ama evi, arabayı satmadan alınacak gibi değil. Artık nasıl ilerleyeceğini görmek için ikinci sezonu bekleyeceğim mecbur.