Aynı isimli kitaptan uyarlanan film, insanlığın her alanda yaşadığı umutsuzluğu ve çaresizliği kimsesiz kalmış Yahudi bir çocuğun gözünden izleyiciye aktarıyor. “The Painted Bird” (Boyalı Kuş) de aslında Jerzy Kosinski’nin kült mertebesindeki romanı. Aynı isimli film ise gerek yazın alanında gerekse…devamıAynı isimli kitaptan uyarlanan film, insanlığın her alanda yaşadığı umutsuzluğu ve çaresizliği kimsesiz kalmış Yahudi bir çocuğun gözünden izleyiciye aktarıyor.
“The Painted Bird” (Boyalı Kuş) de aslında Jerzy Kosinski’nin kült mertebesindeki romanı. Aynı isimli film ise gerek yazın alanında gerekse de görsel alanda üzerine çok sayıda eser verilen 2. Dünya Savaşı’nın, dönem itibariyle sonlarında Doğu Avrupa’da bir yerlerde, ailesinin savaşın başında güvenliğini düşünerek terk ettiği bir çocuğun karanlık hikayesini ele alıyor ve aynı karanlık tonlarda gezinerek sürüyor.
Açılışta yanında ona bakmakta olan halasının ölümüyle zaruri, bilinmez yolculuğuna başlıyor ve adeta oradan oraya, bir çiftlikten diğerine savruluyor çocuk. Bir iki istisna hariç karşılaştığı her yeni insan veya topluluk, dönemin savaş koşullarının altında vahşileşmiş, farklılıklara karşı sorgusuz sualsiz saldırıya geçiyor. İsmin ve afişin işaret ettiği durum bu; ilgili sahnede de gördüğümüz gibi, yakalanan ve kanatları boyanan bir kuş bırakıldıktan sonra tekrar sürüsüne karışmak isteyince, diğerleri tarafından artık farklı olduğu için kıskanılarak dışlanıyor ve öldürülüyor.
Film, dokuz bölümden oluşuyor. Bir çocuğun, İkinci Dünya Savaşı’nın cephelerden uzak atmosferinde evine doğru yolculuğa çıkarken karşılaştığı dokuz yetişkinin (geçici ebeveynin) isimleri, her bir bölümün başlığını oluşturuyor. Her bir yetişkin, ailesini, evini ve huzurunu arayan bu çocuk için yeni bir sığınak oluyor. ‘’Bir çocuğun gözünden savaş nasıl görünür?’’ sorusunun etrafında dönen birçok film izledik; bunlardan bazıları savaşın yalnızca psikolojik yıkımlarına odaklanırken, bazıları ise şiddeti gerçekçi bir şekilde gösterme bakımından hiç çekincesi olmayan yapımlardı. Boyalı Kuş, bu bakımından diğer ‘’savaş ve çocuk’’ filmlerinden ayrılıyor. Bu filmdeki acının temsili ve şiddetin resmedilmesi, bir çocuğun edilgen bakışından vurgulanıyor. Her ne kadar filmde şiddetin son derece sert sahnelerine tanık olsak da yönetmen Václav Marhoul, seyircinin acıyı hissetmesini isterken, bir duygusal manipülasyona uğratmıyor.
Henüz ilk sahneden devamına dair kuvvetli bir ipucu veren filmde, çocuğun yol boyunca yaşadıkları ve geçirdiği evrimle, boyalı kuş isminin altındaki fikrin nasıl cisimleştiğini izliyoruz. Ancak olanca sertlikteki sahnelere rağmen bize ulaşan kişisel bir drama değil, yönetmen tüm titizliğiyle savaşın özellikle saha dışındaki bütüncül etkilerini hissetmemizi istemiş. Çocuk yaşadıklarından etkileniyor, değişiyor ancak hiç ağlamıyor, şikayet etmiyor.
Roman, yazarın ülkesi Polonya’da yıllarca yasaklı kalmış, çok tartışılmış ve kendisi, yaşadığı kötü tecrübelere dayalı bir otobiyografi olduğunu söylemesine rağmen, uydurma bir hikaye olduğu iddia edilmiş. Daha sonra gerçekten de kendisinin ve ailesinin Nazilere teslim edilmeyip korunduğu ortaya çıkarılmış. Polonya devleti ayrıca filme de destek vermemiş. Prömiyerini yaptığı 76. Venedik Film Festivali’nde de hayli gürültü koparmış, gösterim bitmeden ayrılmak isteyen kişiler olmuştu.
Oyuncu kadrosunda Harvey Keitel, Stellan Skarsgard, Barry Pepper ve Udo Kier gibi isimler bulunuyor ve hepsi de gerçekten etkileyici performans sergilemişler. Udo Kier, çocuğun karşısına çıkan en zalim kişilerden birini canlandırıyor, yönetmenin notlarından öğrendiğimize göre, senaryo konusunda da detaycıymış. Karakterindeki cahilliğin ve mufazakarlığın ürkütücü örtüsüne öylesine bürünmüş ki, oynuyor mu yaşıyor mu ayırt etmek çok güç. Stellan Skarsgard’ı görünce birlikte çalıştığı Lars von Trier akıllara geliyor, sert anlatımın Trier’in yorumlarına yakınsadığı anlar yakalamak mevcut.
Zulmü ve kötülüğü, şiddeti ve yozlaşmışlığı, en çok da iki büyük dünya savaşının siyah beyaz karelerinde görürüz. İnsanın tüm umutlarının tükendiği, soyunda ne kadar zaafı varsa ortaya çıktığı anlar, bu karelerin içinde görülür. Ne var ki bu kareler, fotoğraf tarihinin de en etkileyici anlarını oluşturur. Nerede vahşet, nerede zulüm, eziyet varsa ve bir fotoğraf kadrajının içine sığmışsa, orada tüyler ürpertici bir kompozisyonun başarısı görülür. Mesele acıyı resmetmeye geldiğinde, 20. yüzyılın fotoğrafçıları kadar beceriklisi yok. Onlar çok iyi gördükleri için değil, vahşete tanık olduklarını belgeledikleri için başarılılar. Çünkü vahşet ve dehşet, o yüzyılı tanımlamaya yeten bir kelime, hatta bir ‘’ahlak’’ göstergesiydi. Ama sorulması gereken soru bundan daha da önemli. Vahşet nasıl oldu da estetik bir değer hâline geldi?..
Bu vahşet kuyusunu temizlemek ne kolay ne de sevimli bir iştir, ama yine de yapılmalıdır. Çünkü dün işlenebilen suçlar, yarın bizi ve çocuklarımızı tamamen esir alabilir. İnsanın yüzünü buruşturarak sırtını dönesi ve zihnini kapatası gelir; bu insanın direnmesi gereken bir arzudur.” demiş, 2.Dünya Savaşı’nda Auschwitz’de esir düşen ve daha sonra kampta yaşadıklarını anlattığı “Se questo e' un uomo” (Bunlar da mı İnsan?) isimli kitabın yazarı, İtalyan kimyager ve edebiyatçı Primo Levi.
Levi’den alıntılanan bağlamda, insanlığın kötülükle ilişkisini yine insanın natürü içerisinde gösterip dipsiz vahşet kuyularını faş eden, zaten ilk sahnesinden seyircisini uyaran uzun bir yapım ve bu sebeple eseri önceden bilmeyenlerin son ana kadar konforlu şekilde kalabileceğinin garantisi verilemez. Finalinde bana göre kırıntılarıyla da olsa umuda dair bir açık kapı da bırakan The Painted Bird’ün sadece Holokost konulu en iyi işlerden birisi değil, beyaz perdenin en başarılı roman uyarlamaları arasında da yerini alacağını düşünüyorum.