George ve Anne birbirlerini çok seven 80 yaşlarında bir çifttir. Bir gün Anne'nin sağ tarafına felç iner. Onun hastalığı ilerledikçe George kendi sevgisini sorgular. Yaş aldıkça hastalanmak, en azından çiftlerden birinin sağlığını yitirmesi biraz kaçınılmaz bir şeydir. Haneke'nin anlatımıyla filmde…devamıGeorge ve Anne birbirlerini çok seven 80 yaşlarında bir çifttir. Bir gün Anne'nin sağ tarafına felç iner. Onun hastalığı ilerledikçe George kendi sevgisini sorgular.
Yaş aldıkça hastalanmak, en azından çiftlerden birinin sağlığını yitirmesi biraz kaçınılmaz bir şeydir. Haneke'nin anlatımıyla filmde yaşlanmanın ve hastalığın insanlar üzerindeki etkisi anlatılır. Tabii bu etkiyi bir hastane ya da bakımevi ortamında birden fazla hasta üzerinden göstermek isteseydi bu kadar etkili olmazdı. Zira biri hasta rolünde biri de bakıcı rolünde iki karakterin ilişkisine odaklanınca çok daha etkili oluyor. Aşkı değil de yılların verdiği alışkanlıkla gelen bağlılığı izliyoruz bence filmde.
Ağır bir drama. Çünkü derdi büyük olan bir film. Eh derdi büyük olunca da bunu yavaş yavaş işlemek istemiş, beni izlerken sıkmadı ama herkese de hitap etmeyeceğini söylemek isterim.
Karakter tiplerini çok beğendim. Özellikle George karakterini. Hiçbir tavrında abartı, yapmacıklık yoktu. Karakterin bu kadar güzel yazılmasının yanında Jean-Louis'in tecrübeli oyunculuğunun da etkisi büyüktü tabii. Film için hem rolüne hem ekrana çok yakışmış. Jean-Louis'i ilk kez Üç Renk üçlemesinin Kırmızı filminde tanımıştım. Kendisini o filmde çok beğenmiştim. Bu filmde de düşüncelerim değişmedi.
Anne karakteri de hastalık sürecini, hastalığın yavaş yavaş kendisini nasıl etkilediğini pek iyi bir şekilde yansıtmış ekrana. Sanki gerçekten hasta olmuş gibi. Emmanuelle Riva'yı da takdir etmemek olmaz. Hem Riva hem de Jean Louis ikisi de rollerinin hakkını vermişler ve filmi taşımışlar.
Filmin içindeki sessiz çatışma gerçekten çok iyiydi. George karakterinin kendisiyle bir çatışması var. George karakterine hem kızacağımız hem hayran kalacağımız sahneler var. Kendi düşüncelerimize filme nereden baktığımıza bağlı.
Aşk, fedakarlık, sevgi, saygı, anlayış gibi birçok duyguyu hissederken bir yandan da felsefik açıdan bu kavramların sorgulanmasını izliyoruz. Hem duygusal bağlamda, hem eleştirel anlamda harika bir yapım.
Sürprizi olmayan, neler olabileceğini tahmin edebileceğimiz filmlerden. O yüzden George'nin tepkisi beni pek şaşırtmadı, böyle bir sahne bekliyordum. Final sahnesi biraz kafamı karıştırsa da üzerinde tekrar düşününce film boyunca yaşadığı içsel çatışmaları izlediğimiz George'nin hayalindeki sonu izledik diyebilirim. O böyle hatırlamak istedi evini, o şekilde terk etti. Biz de hatırasındaki gibi baktık.
Filmde birçok metafor var. Güvercin metaforuna herkes dikkat etmiştir ve bir şekilde anlam çıkarmıştır. Ben diğer metaforlara değineceğim. Mesela filmde kapılar hep kapalı, karakter odaya girerken kapıyı kapatmayı ihmal etmiyor. Bu da kendilerini bile isteye kapattıkları izole yaşamı temsil ediyor.
Bir sahnede George'nin kurduğu kısa bir hayali izliyoruz. Anne piyano çalıyor. Bu da George'nin geçmişe duyduğu özlemi anlatıyor.
Metaforlarla dolu, ağır bir draması olan ama aynı zamanda da birçok duyguyu, düşünceyi sorgulatan aşk kavramının çok ötesinde bir film.