Bir kitap ergen bir çocuğu, büyümeye ve dünyada bir yer edinmeye çalışırken yaşadıklarını ancak bu kadar iyi anlatabilirdi. Başladığı andan itibaren diliyle 16 yaşında bir erkek çocuğunun yaşadıklarını insana öyle güzel geçiriyor ki... Ben bir ergenin yaşadıklarını bu kitaptan daha…devamıBir kitap ergen bir çocuğu, büyümeye ve dünyada bir yer edinmeye çalışırken yaşadıklarını ancak bu kadar iyi anlatabilirdi. Başladığı andan itibaren diliyle 16 yaşında bir erkek çocuğunun yaşadıklarını insana öyle güzel geçiriyor ki... Ben bir ergenin yaşadıklarını bu kitaptan daha güzel anlatacak bir kitap okuyacağımı şimdilik düşünmüyorum.
Tüm kitap ana karakterin ağzından anlatılıyor. Bu yüzden üslubu ergen bir erkeğinki gibi hiçbir şeyi ciddiye almayan, lakayt, duygularının çok üstünde durmayan, hayatın akışıyla yaşayıp giden biraz da kaba bir dil. Zaten bence ana karakterin yaşadıklarını aşırı iyi bir şekilde yansıtabilmesi de tam da bu dil yüzünden. Mesela aşırı üzgün olduğu, hayatını etkileyen bir konuyu nerdeyse hiç aklına getirmiyor, aynı bir ergen bir erkeğin yapacağı gibi bunun üstünde durmaktan kaçıyor ya da aslında kendisini çok etkilediği halde sanki etkilenmemiş, bu onda çok da hasar bırakmamış gibi davranıyor. Ama yaşadıklarının etkileri de yaptıkları üzerinden açıkça görülüyor. Zaten bence bu gerçekçi özelliği yüzünden bu kadar inandırıcı.
Kitap büyüyen bir çocuğu anlatıyor aslında. Ana karakter dünyaya alışmaya, bir yandan da bu dünyada kendi yerini bulmaya çalışıyor. Beni en çok da bu kısmı üzdü. Daha ne kadar yıprandığını kendisine bile itiraf edemeyen çok yorgun ergen bir çocuğun bir yandan da dünyanın acımasızlığıyla yavaş yavaş tanışması ve daha da yıpranması, çevresindeki herkesin de bu süreci çok olağan bir şeymiş gibi atlatmasını beklemesi...
Bir noktada hepimiz dünyanın kötülüğüne alışıyoruz ve ilk duyduğumuzda inanamadığımız kötülükleri ne yazık ki kanıksıyoruz; zaman geçtikçe daha az tepki veriyoruz, daha az duygu hissediyoruz. Daha sonra çocukların büyürken bunları aynı bizim gibi kanıksamasını bekliyoruz ve sanki doğru, olağan olan buymuş gibi davranıyoruz. Oysa doğru ve doğal olan aslında çocukların tepkisi... Dünyanın kötü tarafına hızlı bir şekilde uyum sağlayamayan ve kanıksamayan çocuklara anormal gözüyle bakıyoruz. Oysa dünyanın bu kötülüğü karşısında çocukların umutsuzluğa düşmesi o kadar normal ki...
İşte bu kitap bana bunları çok düşündürdü. Önce ergenlerden bu dünyanın düzenini, acımasızlığını kolayca kabul etmeleri ve bir yandan da sanki kolay bir şeymiş gibi dünyadaki yerlerini bulmaları beklendiği için üzüldüm. Daha sonra da kendimin ve neredeyse herkesin çoktan bunu kanıksamış olmasına... Daha önce de dediğim gibi Holden'ın diliyle tüm kitap boyunca yaşadıklarının duyguları bana çok geçti ve yaşadığı zorluklar gerçekten içimi acıttı.
Ben bu kitabı gerçekten çok sevdim. Anlatmaya çalıştığı şeyi gerçekten aşırı iyi bir şekilde anlatan bir kitap. Ancak bu kadar iyi bir şekilde bunlar ifade edilebilirdi. Kitap boyunca doğal olarak kabul ettiğim çok şeyi bir daha sorguladım. İlk cümlesinden son cümlesine kadar çok akıcıydı ve bir çırpıda bitti. Ama ayırdığım zamandan çok daha uzun bir süre etkisinde kaldım.
"Birçok okuldan, birçok yerden ayrıldım, ayrıldığımı anlayamadım. Bundan nefret ediyorum. Ayrılışlarım acıklı, hatta kötü olabilir, ama bir yerden artık ayrılıyorsam bunu anlamak istiyorum. Bunu anlamadığınız zaman kendinizi daha kötü hissediyorsunuz."
"Ne istedim ama, canıma kıymak geçti aklımdan. Pencereden atlayıvereyim dedim. Yere indikten hemen üstümü örteceklerinden emin olsaydım, atlardım da. Bir sürü meraklı turşucu salağın beni kanlar içinde seyretmelerini istemiyordum."
"Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor."
"Her neyse, atom bombasını keşfettiklerine çok memnunum bir bakıma. Yeni bir savaş olursa, gider bombanın tepesine otururum. Bunun için gönüllü giderim, yemin ediyorum."
"Havanın güzel olduğu zamanlar annem babam Allie'nin mezarını ziyaret edip bir sürü çiçek filan bırakırlar. Bir iki kez ben de gittim onlarla, ama kestim sonra gitmeyi. Her şeyden önce, onu o çılgın mezarlıkta görmekten hiç hoşlanmıyorum. Ölmüş heriflerle, mezar taşlarıyla filan çevrili bir halde. Hava güneşliyse durum pek de kötü sayılmazdı, ama iki kez -tam iki kez-biz mezarlıktayken yağmur başladı. Korkunçtu. Yağmur yağıyordu çocuğun başındaki mezar taşına, karnının üstündeki çimlere. Her yer sırılsıklam olmuştu. Mezarlığı ziyarete gelen herkes deli gibi arabalarına koşmaya başladı. İşte bunu görünce deliriyor-dum neredeyse. Bütün ziyaretçiler arabalarına atlayıp, radyolarını açabilirler, yemeğe bir yerlere gidebilirlerdi; Allie dışındaki herkes."
"Bak, ne diyor: 'Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.""
"Bir kez, tüm bu Bay Vinson'ları atlattıktan sonra, gönlünde yatan türden bilgiye adım adım yaklaşmaya başlayacaksın; yani, istiyorsan, arıyorsan ve bekliyorsan onu. Diğer pek çok şeyin yanında, insanların davranışları karşısında aklı karışan, korkuya kapılan, hatta hasta olan ilk kişinin sen olmadığını anlayacaksın o zaman. Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Heyecan ve dürtüyle öğrenmek isteyeceksin. Aynı senin şimdiki durumunda, pek çok, pek çok insan ahlaksal ve ruhsal sorunlarla karşılaşmış. Ne mutlu ki, bazıları bu sorunları yazmışlar. Onlardan öğreneceksin bunları; eğer istersen. Aynı biçimde, bir gün senin önereceğin bazı şeyleri başka birinin gelip senden öğrenmesi gibi. Ne güzel bir düzen bu, sırayla, karşılıklı. Ve, eğitim de değil bu. Tarih bu. Şiir bu."
"Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi."
"Tanrım, birisi arkamdan, 'İyi şanslar!' diye bağırdığında çok kızıyorum. Çok moral bozucu bir şey bu."