Day - 21 - Practicing the Words ======== Arkadaşlar İyi günler. Bugün normalde hafta boyunca öğrendiğim 18 kelimenin içinde geçtiği bir hikaye/deneme/şiir/paragraf yazmalıydım ama bir arkadaşımız kelimelerin Türkçe anlamının önemini belirtince, bu hafta boyunca öğrendiğim kelimeleri, Türkçe anlamlarını ve örnek…devamıDay - 21 - Practicing the Words ========
Arkadaşlar İyi günler.
Bugün normalde hafta boyunca öğrendiğim 18 kelimenin içinde geçtiği bir hikaye/deneme/şiir/paragraf yazmalıydım ama bir arkadaşımız kelimelerin Türkçe anlamının önemini belirtince, bu hafta boyunca öğrendiğim kelimeleri, Türkçe anlamlarını ve örnek cümleyi sizinle paylaşmak istedim.
✓ upcoming (adj) gelecekteki, yakında olan, bir sonraki
# the upcoming elections (gelecek seçim)
______________________________________
✓ surveillance (n-v) gözetleme, keşif, gözetim, gözaltı, nezaret
# The police have kept the man under strict surveillance. (Polis, adamı sıkı gözetim altında tuttu.)
______________________________________
✓ reassure (v) içini rahatlatmak, güvenini pekiştirmek
# He reassured me that I would be paid soon. (Ödememin yakında yapılacağına dair bana güvence verdi.)
______________________________________
✓ come down with something (phr v) bir hastalığa yakalanmak, hasta olmak, hastalık kapmak
# I think I'm coming down with flu. (Sanırım gribe yakalanacağım.)
______________________________________
✓ drop out (phr v) bırakmak, terketmek, vazgeçmek, tamamlamamak
# He dropped out of school at 14. (14 yaşında okulu bıraktı)
______________________________________
✓ keep something from someone (phr v) birinden bir şeyler gizlemek, söylememek
# Is there something you're keeping from me? ( Benden gizlediğin bir şey var mı?)
______________________________________
✓ bank on sb/sth (phr v) güvenmek, itimat etmek, umut bağlamak
# Chrissie might arrive on time, but I wouldn't bank on it. (Chrissie zamanında gelebilir ama ben buna güvenmem.)
______________________________________
✓ clean up (phr v) iyice temizlemek
# She cleaned (the room) up after the guests had gone home.(Misafirler eve gittikten sonra odayı temizledi.)
______________________________________
✓ get something to across (phr v) bilgiyi kolayca/başarıyla iletmek/ulaştırmak; duyurmak, yaymak
# This is the message that we want to get across to the public. (Kamuoyuna vermek istediğimiz mesaj budur.)
______________________________________
✓ chunk (n) büyük/iri parça
# a chunk of cheese ( bir parça peynir)
______________________________________
✓ beneath (prep-adv) altında, alt tarafta, aşağıda
# She looked out of the window at the children playing beneath. (Pencereden aşağıda oynayan çocuklara baktı.)
______________________________________
✓ exile (n) Sürülme, sürgün
# He spent the war years in exile in New York. (Savaş yıllarını New York'ta sürgünde geçirdi.)
# The King was forced into exile. (Kral sürgüne zorlandı.)
______________________________________
✓ blast (n-v)
1. büyük patlama
# a bomb blast (bomba patlaması)
2. rüzgarın çıkması, şiddetli esinti, ani fırtına çıkması
# a blast of cold air/heat (soğuk hava/ısı patlaması)
3. ani çıkan yüksek ses, gürültü
# a blast on the trumpet (trompet patlaması)
••• Fiil anlamları (blast) patlamak, infilak etmek, tahrip etmek
bir şeyin arasından hızlıca geçmek veya bir şeye hızlı ve güçlü bir darbe indirmek
______________________________________
✓ grin (n-v) sırıtmak, ağzı kulaklarına varmak
# He grinned at me from the doorway. (Kapı eşiğinden bana sırıttı.)
••• Sırıtma, sırıtış
Tim had a massive grin on his face. (Tim'in yüzünde kocaman bir sırıtış vardı.)
______________________________________
✓ clarify (v) açıklamak, izah etmek, açıklığa kavuşturmak, açıklık getirmek
# The law aims to clarify building regulations. (Kanun inşaat yönetmeliklerine açıklık getirmeyi amaçlıyor.)
______________________________________
✓ remedy (n) ilâç, deva, derman, çare
çare, çıkar yol, çözüm
# a flu remedy (grip ilacı)
# The remedy for the traffic problem is to encourage people to use public transport. (Trafik sorununun çaresi insanların toplu taşımayı kullanmaya teşvik edilmesidir.)
______________________________________
✓ differentiate (v) ayırmak, ayrımını yapabilmek, farkını ortaya koymak, farkını anlamak
# He can't differentiate between blue and green. (Mavi ile yeşili ayırt edemiyor.)
______________________________________
✓ inevitable (adj) kaçınılmaz, çaresiz, olması muhakkak, mukadder
# It was inevitable that his crime would be discovered. (Suçunun ortaya çıkması kaçınılmazdı.
••• the inevitable
yazgı, mukadderat, önlenmesi mümkün olmayan