Spoiler içeriyor
Ancak İslam, bir toplumda tatbik edilerek, o toplum tarafından temsil edilmeden işlevini yerine getiremez. Zira insanlar-özellikle de günümüzde-hayatta fiilen uygulandığını görmedikçe, soyut bir akideye önem vermezler. İslam ümmeti, - [işte bu nedenle] - asırlardır yok sayılıyor. Peki daha sonra ne…devamıAncak İslam, bir toplumda tatbik edilerek, o toplum tarafından temsil edilmeden işlevini yerine getiremez. Zira insanlar-özellikle de günümüzde-hayatta fiilen uygulandığını görmedikçe, soyut bir akideye önem vermezler. İslam ümmeti, -
[işte bu nedenle] - asırlardır yok sayılıyor.
Peki daha sonra ne oldu? Kaynaklar birbirine karıştı. Onların peşinden gelen nesillerin beslenme kaynaklarına; eski Yunan felsefesi ve mantığı, İran mitolojisi ile bu mitolojiden kaynaklanan dünya görüşü, yahudi israiliyatı ile hristiyan ilahiyatı ve bunlara benzer eski kültür ve medeniyet ögeleri fıkıh ve fıkıh usulüne olduğu gibi Kur'an tefsiri ile kelam ilmine de karıştırıldı. Geriden gelen nesillerin tümü, bu karışık ve bulanık kaynaktan beslenerek yetiştiler. İşte bu yüzden de o ilk neslin benzeri bir nesil daha teşekkül etmedi.
Hakikate insanlar, yalnızca Allah'ın kuludur. Ancak lailaheillallah sancağı-irfan sahib her Arabın, kendisiyle nelerin kasdedildiğini, bütün lügat manalarıyla bildiği lailaheillallah sancağı- dalgalanmadıkça, insanların sadece Allah'ın kulu olmaları mümkün değildir. Arablar, La ilahe illallah cümlesinin şu manaları kapsadığını biliyorlardı: Hakimiyet yalnızca Allah'a mahsustur; Allah'tan başka hiç kimsenin kanun koyma yetkisi yoktur; hiç kimsenin başkasının üzerinde egemenlik hakkı yoktur. Çünkü hakimiyet tümüyle Allah'a aittir. Zira İslam'ın, insanların için uygun hördüğü milliyetçilik ; Arabı, Bizanslıyı, Persliyi, diğer renk ve ırktan olan insanların tümünü Allah'ın sancağı altında bir ve eşit sayan inanç milliyetçiliğiydi.
Şayet bu dava attığı ilk adımı kavmiyet yahut sosyalizm daveti veya sadece ahlaki mesaj olarak atmış ya da biricik ana esası olan la ilahe illalah'a bir başka ek daha yapmış olsaydı bu yöntem, yalnızca Allah için olma vasfını yitirirdi.
La ilahe illallah akidesi vicdanın derinliklerine yerleştiğinde la ilahe illallah kelime-i tevhidiyle ifade edilen nizamda kök salmış olur. Akide sistemini kabullenen vicdanlar nazarında bu nizamın, gönül rızasıyla benimsenmiş yegane nizam olduğu kesinlik kazanır. Bu şekilde vicdanlar, kalbler henüz ayrıntılarına vakıf olmadan, ana hukuk ilkeleri kendilerine arzedilmeden bu nizama teslim olurlar.
...
İslam cihadını vatan müdafaası gerekçesine bağlamak isteyenlerin bu düşüncesi, yöntem'i dikkate almamak ve vatanı ondan daha önemli saymak anlamına gelir. Bu düşünce, İslam'ın bu konudaki anlayışına uymayan, İslami bakış açısına aykırı türedi bir düşüncedir. İslam'ın cihad anlayışında şu üç nokta dikkate alınır:
a) Akide,
b) Bu akideyi dışa vuran yöntem,
c) Bu yöntemin egemen olduğu toplum.
Toprak ise tek başına hiçbir değer ifade etmez. İslam düşüncesinde toprağın değeri, üzerinde Allah'ın hakimiyetinin ve koyduğu yöntemin geçerli olmasındadır. Bu anlamda toprak; akidenin barınağı, yöntemin ekileceği bir tarla, İslamvatanı(darul islam) ve insanlığı kurtarma harekatının karargahı konumunda olur.
Aslında darul-İslam'ın korunması, Allah'ın yönteminin ve onun egemen olduğu toplumun korunması içindir; yoksa nihai hedef değildir. Darul-İslam'ın korunması cihadın son hedefi olmayıp Allah'ın hakimiyetinin tesisi için bir vasıtadır. Tüm yeryüzünü ve insanlığı kapsayacak kurtuluş harekatının komuta merkezi olacağındandır; zira İslamiyet'in muhatabı tüm insanlık, faaliyet alanı da bütün bir yeryüzüdür.
İslam toplumunun oluşumu için ilk adımı, işte insanoğlunun hiç beklemediği hesaba katmadığı, başlangıçta insanın en küçük bir dahlinin bulunmadığı bu bilinmez/gaybi kaynak atar. Aynı gaybi kaynaktan çıkarak Allah'ın iradesi doğrultusunda şekillenen akide sistemine tabi olan insanın işlevi ise işte bu adımla başlar. Tek bir insanın bu akide sistemini kabullenmesiyle de İslam toplumunun oluşum aşaması hükmen başlamış olur. Zira o insan kendi kabuğuna çekilmeyip kabul ettiği bu akide ile harekete geçecek, faaliyette bulunacaktır. Bu akidenin özelliği canlı bir dinamizme sahip olmasıdır. Bu akideyi insan kalbine yerleştiren yüce yaratıcı onun oraya sığmayacağını da biliyordu. Kalbde akidenin başlamasını sağlayan ilk girişim, durmaksıznı ilerlemeyi sürdürecektir.
Bu akide, kendisini kabul edenlerin sayısı üçe ulaştığında onlara artık bir topluluk, müstakil bir İslam cemaati olduklarını telkin ederek 'Siz beni kabul etmeyen ve temel değerlerimi - ki biz bunlardan bahsetmiştik- en yüce değer olarak almayan cahili toplumlardan ayrı bambaşka bir toplumsunuz!' der.
İşte o andan itibaren İslam toplumu bilfiil vücud bulmuş olur.
Bu üç kişi on, on kişi yüz, yüz kişi bin, bin kişi on ikibin... olur. Bu şekilde İslam toplumunun varlığı ortaya çıkar ve katiyet kesbeder.
..
Milliyet, kavim, kabile, ırk, renk ve toprak... asabiyeti, ilkelliğin ve geri kalmışlığın göstergesidir; insanlığın ruhi çöküntü dönemlerinde hortlayan bir cahiliye taassubudur. İşte bu iğrençliklerden ötürüdür ki bunlar Hz. Peygamber(s.a) tarafından kokuşmuş murdarlar olarak nitelendirilmiştir.
Bu, her safının başında Arab asıllı Ebubekir(r.a), Habeş asıllı Bilal (r.a), Rum asıllı Suheyb (r.a), İran asıllı Selman (r.a) gibi ayrı milliyet, kavim ve ırklara mensup insanların bulunduğu ve bu muhteşem uygulamanın kuşaklar boyu değişmeksizin sürdüğü bir ümmettir. Bu ümmete göre milliyet akidedir, vatan dar'ul-İslam'dır, hakimiyet yalnız Allah'ındır, anayasa ise O'nun gönderdiği kitap olan Kur'an-ı Kerim'dir.