Bu filmi Altın Küre Yabancı Dil kategorisinde ödüle lâyık görülmüş filmler arasından seçmiştim. Fakat ismini Beyaz Bant değil de Beyaz Kent olarak listeme yazdığım için birkaç dakika Beyaz Kent adlı filmi izlemek için aradım internette. Karşıma bir film çıktı lâkin…devamıBu filmi Altın Küre Yabancı Dil kategorisinde ödüle lâyık görülmüş filmler arasından seçmiştim. Fakat ismini Beyaz Bant değil de Beyaz Kent olarak listeme yazdığım için birkaç dakika Beyaz Kent adlı filmi izlemek için aradım internette. Karşıma bir film çıktı lâkin ödüllü değildi. Neyse sonra internetten ödül listesine tekrar bakmak aklıma geldi ve filmin adının Beyaz Bant olduğunu görüp hemen filmi buldum ve izlemeye başladım.
Michael Haneke'yi ilk kez Amour (Aşk) filmi ile tanımıştım. Daha önce hiç izlemediğim bir yönetmenin filmini izlemek de çok iyi bir deneyim ama izlediğim bir yönetmenin başka bir filmini izlemek daha iyi hissettiriyor. Çünkü onun tarzını tanımış oluyorum ve filmi daha iyi analiz edebiliyorum. Amour filminden ötürü Haneke'nin ağır, biraz şiddetvari ama tutkulu tarzını benimsemiştim. Bu filmde de bu tarzdan farklı bir şey karşılamadı beni.
Filmde I. Dünya Savaşı arefesinde, Almanya'da Protestan bir kasabada geçen tuhaf ve ürkütücü olaylara şahitlik ediyoruz. Filmin ilk başında bizi anlatıcının sesi karşılıyor ve filmi, bu kasabada geçen hikâyeyi bize bu dış ses anlatıyor. Kısa bir süre sonra da anlatıcının köyün öğretmeni olduğunu anlıyoruz. Kasabanın öğretmeni şahit olduğu ama neler olduğu hakkında pek de fikir sahibi olmadığı, teorilerin üretildiği olayları bize aktarıyor, hem kendi yaşadıklarını, hem de kasaba halkının yaşadıklarını ve anlattıklarını anlatıyor.
Filmde Haneke bize ebeveyn şiddetini, şiddetin sadece bir aileyi değil toplumu nasıl etkilediğini, çocukların dirençlerini ve birbirlerine karşı olan tutumlarını gözler önüne seriyor.
Fazlasıyla sade bir film. Rahatsız edici sadelik ve durgunlukta. Fakat bu kadar sadelikle bir hikâyeyi bu kadar meraklandırıcı anlatmakta takdire şayan bir başarıdır. Bir şeyler olmasını beklerken ki neler olacağının varettiği gerginlik filmin içine çeken asıl şey. Bir sadelik içinde bir şeyler dönüyor, çok şeyler dönüyor. Bunu anlamayı beklerken de bir bakmışsınız filmin yarısına gelmişsiniz, sonra da film bitivermiş. Normalde filmlerdeki bu 'neler olacak?' gerginliği ve sonunda hiçbir yere bağlanmaması ya da birden fazla teoriye bağlanması can sıkıcı olabiliyor. Fakat bu filmde beklemek bile güzeldi. Çünkü Haneke ve beraberindekiler hikâyeyi beklemeyi güzel kılacak şekilde tasarlamışlar.
Film neredeyse karşımıza çıkan her karaktere az-çok değinmeye onu tanıtmaya çalışıyor. Tanıtırken de karakteri çok açmayıp gizemli yönünü koruyor. Böylelikle hiçbir karakteri tam anlamıyla öğrenemeyip olayların asıl kaynağını net olarak göremiyoruz. Karakterler hakkında fikir sahibi olamadğımız içinde film o ürpertici ve meraklandırıcı tarafını kaybetmiyor. Öyle ki filmde anlatıcı olarak rol alan öğretmeni bile net olarak tanımıyoruz. Tek bildiğimiz onun bu olayların göbeğinden uzak olduğu.
Filmde diyaloglar pek uzun değil. Az cümleyle çok şey anlatılmaya çalışılmış. Filmin durgun hâli için yorucu konuşmaların olmaması iyi düşünülmüş. Tabii diyalogların bu kadar kısa olmasının asıl sebebi toplumdaki yabancılaşmayı vurgulamak. İnsanların birbirinden uzaklaşmasına bir atıf.
Filmin adı neden Beyaz Bant peki? Bu filmde karşımıza sürekli çıkan, adını duyduğumuz, bir şeyleri temsil ettiğine inanılan bir obje. Aile iki büyük çocuklarının kollarına iyiliği, saflığı ve temizliği hatırlamaları için takıyor bu beyaz bantı. Fakat bir süre sonra çocukların içinde büyüyen öfkeyle -açık açık bu öfkeye şahit olmasak da hissedebiliyoruz.- o bant saflığı, temizliği değil; şiddeti ve kötülükleri hatırlattığını, intikam duygusunun bir yansıması olduğunun farkına varıyoruz.
Otorite ve baskının hadsafada olduğu, sert kuralların koyulduğu ve sert bir biçimde eleştirildiği filmde dinin oldukça ön planda olduğunu görüyoruz. Kutsal içecek, çocukların kollarına bağlanan beyaz bant, rahibin otoritesi filmin dine ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Bu önem olumlu mu olumsuz mu, dine karşı yapıcı bir eleştiri mi yoksa yıkıcı bir eleştiri mi ona izleyip siz karar verin.
Filmde bir diğer dikkat çeken ve huzursuz eden detayda geceleri günah işleyeceği düşencesi ile elleri yatağa bağlanan ergenlik çağındaki çocuktu. Buradaki günahın ne olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde. İlk başta çocuğun neden bağlandığını anlayamazken farkettiğimde çok huzursuz oldum. Aşırı dini baskıyı sadece düşünmek bile huzursuz ediciyken yaşamak kim bilir nasıldır...
Dini baskıların ve çocuk şidettinin yanı sıra ataerkil bir toplumun yansıması da aynı zamanda film. Erkek partnerine nefesinin pis koktuğunu, çok çirkin olduğunu, onunla yatmaktan zevk almadığını söylüyor. Onunla beraberken başka kadınlar hayal etmeye çalıştığını da ekliyor. Kadın ise çaresizce kendini açıklamaya çalışıyor. Yine filmin rahatsız edici sahnelerinden biriydi. Bu kadar rahatsız edici sahneyi toplayınca ortaya izlenmezse olmaz denilecek bir yapım çıkıyor. En azından benim gibi düşünmekten ve felsefi yönünü kavramaya çalışmaktan ve metaforları çözmekten zevk alıyorsanız.
Filmin finalinde ise I. Dünya Savaşı'nın başladığını duyuyoruz. Bir ebeveyn şiddeti ile başlayan filmin sonunda I. Dünya Savaşı'na bağlanması muazzam bir ayrıntıydı. Ondan hiç bahsetmeden bile bitirebilirdi. Fakat aile içindeki şiddetin toplumu nasıl etkilediğinin iyi bir yansımasını yapmak için yönetmen bu bağa ihtiyaç duymuş sanırım.
Film net bir sonuca bağlanmıyor, eğer aklınızda bir soru oluştuysa cevabını bulabileceğinizi sanmıyorum. Düşünmeye iten bir yapım. Birden fazla teori üretiliyor, artık siz izledikleriniz ve yorumladıklarınıza göre hangisini alırsanız.
Bitirmeden önce oyunculuklar hakkında da konuşmak istiyorum. Normal şartlarda bu donukluk, mimiksizlik rahatsız eder. Filmin duygusunu yansıtacak bir kıpırtı beklerim oyunculardan. Fakat bu filmde duygu kıpırtısına ihtiyaç yok. Filmi yansıtmak için oyuncular soğuk olmak zorundalar. Ufak tefek duygulu sahneleri olsa da genelinde soğuk durmayı başarmışlar. Böylelikle filmin havasına iyi bir şekilde hizmet etmişler.
Yazabileceğim her şeyi yazdım, filmle ilgili içimi tamamen döktüm. Yazım sizi filmi izlemeye teşvik ederse kesinlikle izleyin. Etmezse de izleyin. Tanınması, bilinmesi gereken sade, durgun, bir o kadar da tuhaf ve ürpertici bir yapım.