duvarla hasbihal the smiths'in unloveable şarkısı bugün beni biraz daha acıtıyor, bugün deneyimlemek istediğim onca güzel duyguya rağmen (başta açlığı çekilen bir koşulsuz sevi var tabii) ne kadar sınırlı olduğumu daha çok hatırlıyorum, hem zaman bağlamında hissediyorum bunu hem de…devamıduvarla hasbihal
the smiths'in unloveable şarkısı bugün beni biraz daha acıtıyor, bugün deneyimlemek istediğim onca güzel duyguya rağmen (başta açlığı çekilen bir koşulsuz sevi var tabii) ne kadar sınırlı olduğumu daha çok hatırlıyorum, hem zaman bağlamında hissediyorum bunu hem de kapasite bağlamında. güzel her şeyi absorbe edemem ama bunu istiyorum.
tıpkı sylvia'nın bir zaman duyumsadığı gibi, bolluk paradoksu içindeyken kafayı üşütüyorum.
bir şeyler üretmek ve üreten bir insanla beraber olmak istiyorum.
şu küçük egolarımızın iz bırakmak düşü yok mu?
dokunmak istiyorum gerçek bir şeye, benim için gerçek de ruhtan ibaret.
ama birçok yönden dezavantajlıyım.
seçilip sevilecek yönlerimden çok ekstrem oluşum mevzubahis oluyor.
aynı zamanda her şeyden elimi eteğimi çekip bana beyin orgasmı geçirten sanatla iç içe kalmak istiyorum.
ama günümüz çarkında böyle bir lüks yok.
eğitim kurumlarını, meslekleri falan lanetlemek istiyorum ergenler gibi.
belki de late bloomer dedikleri biriyimdir ve ergenlikten sıyrılamamışımdır, yeteneklerimin kapımı çalmasını bekliyorum bir süredir.
işin komik tarafını duymak ister misiniz?
zamanımın bu kadar az olduğundan yakınmama rağmen, bu her şeyi yaşamak-hissetmek isteyen eylüle rağmen içimde başka bir şey de hiçbir şeyin anlamı olmadığına dair dürtüyor beni.
ölmeden önce yapılacaklar listesi uzadıkça uzuyor ama ölüm de bir yerde arzulanıyor.
hem korkuluyor, hem isteniyor.
sanırım ben de öyleyim.
hem arzulanıp hem ürkütüyorum.
kendimi ölüme benzetmem pek sağlıklı gelmedi kulağa.
izlemek, dinlemek, maruz kalmak istediğim onlarca hikaye var ve ben günlerin su gibi akıp gitmesinden derbeder bir şekilde karalıyorum yine.
buna bu kadar derbeder olup da onlarca kere kendimi yok etmeyi denemiş olmam ise işin trajikomik tarafı.
kızım hani çok şey yaşamak istiyordun, ne oldu o güçlü isteklerine?
belki de bu asla ulaşılmayacak hayaller ve tüketilmesi imkansız dilek listeleri beni bu tükenmişliğe itiyor bilinmez.
daha fazlasını istemek hastalığına mı yakalandım?
fazla memnuniyetsiz olduğumu mu itiraf etmeliyim?
bugün anne olmak üzerine duyduğum korkularım da pekişti. (kendi tabiriyle 'doğal bir anne' olmayan bir kadının hikayesiyle çok özdeşlik kurdum da, bkz: the lost daughter)
çok hassas yerlerim acıyor bugün.
annemin beni zehirlediğine de kanaat getirdim.
ne de olsa kötücül duygular öğrenilir, şimdi insan kötü doğar diye naralar atacak olanlar da vardır olabilir, içimizdeki kötüyle de doğmuş olabiliriz, hatta düşündükçe bu ihtimal kuvvetleniyor, ama sikerler bilemiyorum.
zehirlenmek üzerine söz etmek istiyorum.
ama edemiyorum.
zor biri gibi hissediyorum.
hayır, hissetmekle bilmenin farkını ayırt edeli oldu bayağı (bunu yazılarımda da görebilirsiniz)
ben biliyorum
katlanılmaz olduğum gerçeğini
kolay olan doğal olandır, herkes ona meyleder, meyletmelidir.
aynı zamanda xavier dolan'la kafayı bozdum, sinemadan vazgeçmiş olmasına rağmen eski röportajlarındaki tutkunun onu yine yakalayacağını ümit ediyorum, onun hikaye anlatıcılığına aşık oldum, eşcinsel olduğunu biliyorum ama bu lise dizilerinde geçen tipin ne sorusunun benim nezdimdeki cevabı bu adam.
biraz yüksek beklentilerim olduğu doğru.
hayal kırıklığım da bundan geliyordur muhtemelen.
ama şimdilik daha azına tamah etmeyeceğim, zaten hayat eninde sonunda daha azına tamah ettiriyor. (şuan olduğum yer de bir tamah etmenin örneğidir)
içimdeki bir şeye yakıştıramadığım yenik ve kurban zihniyetin egemen olduğu köşemde yine saçmaladım
iyi geceler