Okuduğum en iyi ve kapsamlı - ve dahası kurgusuyla en iyi hikaye edilmiş- İslam tarihi kitabı olabilir kuşkusuz. Yazarın kalemine hayran kalmamak elde değil. Altını çizdiğim veya önemli gördüğüm yerlerin hepsini buraya atmaya çalışsam, abartısız 10 sayfa(40'da olabilir) yazı çıkabilirdi.(bir…devamıOkuduğum en iyi ve kapsamlı - ve dahası kurgusuyla en iyi hikaye edilmiş- İslam tarihi kitabı olabilir kuşkusuz. Yazarın kalemine hayran kalmamak elde değil. Altını çizdiğim veya önemli gördüğüm yerlerin hepsini buraya atmaya çalışsam, abartısız 10 sayfa(40'da olabilir) yazı çıkabilirdi.(bir tek kusuru 11 eylülü malum radikal örgütün yaptığını söylemesi) Bu arada bu kitabı okumam için bana ödünç veren sahafçı, kitapçı abiye teşekkürü bir borç bilirim. Onun için ana fikir olması açısından şunları atıyorum:
Ama aslında bu bir son değildi. Yaklaşık 150 yıl sonra, Büyük İskender, karşı taraftan hücuma kalktı. Her zaman Büyük İskender'in dünyayı fethettiği söylenir, aslında fethettiği yer Pers'ti; dünyayı fethetmiş olan Perslerin toprakları.
...
Partlar aslen Pers'in kuzeydoğu dağlarındaki göçebe çoban ve avcılardan oluşmuştu ancak bir kere eski Pers İmparatorluğu'nun iskeletine oturunca, bütün pratik amaçlarıyla birlikte Persleştiler(muhtemelen Part da Pers'in bir çeşit bozulmuş haliydi). Bu imparatorluk yüzyıllarca hüküm sürdü ancak arkasında hiçbir iz bırakmadı; çünkü sanat ve kültürle pek ilgilenmediler ve benzer şekilde, savaşçılar öldüğünde seyyar kalelerin ıskartaya çıkan metallerini dengeri dönüştürdükleri için onlardan da geriye hiçbir şey kalmadı.
...
Bir Müslüman olarak büyüyen ben, Hz. Muhammed'in ne zaman doğduğunu bilmiyordum. Çünkü Afganistan'da o gün özel hiçbir şey yapılmazdı. Mısır gibi bazı ülkeler sade şekilde anma düzenliyor ama hâlâ İslamiyette "Christmas" gibi bir kutlama günü yok.
...
Bir süre sonra şehrin ismi de değiştirildi. Yesrib'e "şehir" anlamına gelen Medine("Peygamber'in Şehri"nin kısaltılmış halidir) adı verildi.
...
Bir kentten diğerine taşınmak neden bu kadar önemli hale geldi? Hicret, İslam tarihindeki olaylar içinde onurlu bir yere konumlandırılmıştır çünkü İslamiyette ümmet olarak bilinen Müslüman toplumunun doğuşuna işaret etmektedir. Hicret'ten önce, Hz. Muhammed bireysel takipçilere vaaz veriyordu. Hicret'ten sonra ise, uygulanacak kurallar, izlenecek politik yön ve sosyal yönetim konularında onu takip eden bir toplumun lideriydi. Kelime olarak hicret, "bağların koparılması" demektir. Mednie'deki bu topluluğa katılanlar, kabile bağlarını reddedip bu yeni grubu kendi aşkın aidiyetleri olarak kabul ediyorlardı. Ve toplum, Hz. Muhammed'in çocukluğundaki topluma bir alternatif inşa ediyordu; epik, dindar bir toplumsal proje.
...
Bu sosyal proje, İslamiyet'in temel unsuru olan Hicret'ten sonra, Medine'de tamamen gün yüzüne çıkmıştı. Basit tanımlamayla, İslamiyet bir dindir ama doğuşundan itibaren (eğer burada "doğuş"u Hicret olarak baz alacaksak), aynı zamanda siyasi bir yapıydı da. Evet, İslamiyet iyi biri olmanın yolunu gösterir ve tüm dindar Müslümanlar, bu yolu takip ederek cennete gitmeyi ümit ederler. İslamiyet, yalnızlaştırılmış, izole, bireysel kurtuluşa odaklanmak yerine, erdemli bir toplumun kurulması için bir plan sunar. Bireyler, bu toplumun birer unsuru olarak ve yetimlerin kendilerini dışlanmış hissetmeyeceği, dulların asla evsiz, aç ve üzgün olmayacakları bir İslami sosyal projeye katılıp ona uyum sağladıkları sürece cennetteki yerlerini hak ederler.
....
Abu Bekir ve Ali taraftarları arasındaki uyuşmazlık, İslamiyetin iki farklı mezhebe bölünmesine yol açtı: Sünnilik ve Şiilik; her biri bu olayları farklı yorumlar. Ali taraftarları, Arapça "taraftar" anlamına gelen Şiiilik akımını oluşturdu ve bugüne kadar Peygamber'in gerçek halefinin Ali olduğuna inanmayı sürdürdüler.(ben bu arada ikisine de inanmıyorum ve ikisinede taraf değilim nötrüm)
...
Şüphesiz Ömer, Muaviye'yi Şam'a vali olarak atarken yapacak şeyleri olduğunu düşünüyordu ama belki de Ömer, Hz. Muhammed'in neden bu adamı yakınında tuttuğunu düşünmeliydi: Muaviye Şam'a yerleştikten sonra, dehasını ortaya koyarak kendine sadık bir ordu oluşturmuştu. Bu, Osman'ın zamansız ölümünün ardından korkunç sonuçlar getirecekti.
...
Cemaatin kilit unsurlarından biri Ali'ye kulak vermemişti. Osman'ın yakın akrabaları olan Emevi soyunun üyeleri, akrabaları Muaviye'nin sessizce kendi askeri gücünü oluşturduğu Şam'a kaçmıştı.
Muaviye profesyonel bir hatiple kendi vilayetini gezmeye başladı. Hatip her durakta, toplanan kalabalığa Medine'deki cinayeti dramatize ederek anlatıyor, onları kışkırtıyordu. Heyecanın doruk noktasına çıktığı anda Muaviye elinde salladığı kanlı bir entariyle sahneye fırlıyordu; Halife'nin öldürüldüğünde üzerinde olan entariydi bu(öyle olduğunu iddia ediyordu). Ustaca yapılan siyasi bir oyundu bu. Bu gösterinin sonunda da, yeni halifeye ya Osman'ın katillerini yakalayıp cezalandırması ya da görevden el çekmesi çağrısında bulunuyordu.
...
Ancak İslami fetihler sonunda ortaya yeni bir zengin sınıf çıkmıştı ve bu elit sınıf Ali'nin saflık ideali ya da reformlarıyla ilgilenmiyordu. Onlara göre Ali devrimci bir tehlike olarak görünüyordu ancak Muaviye zenginliklerinin ve inançlarının - yeni statükonun-koruyucusu gibiydi.
...
Gariptir ki Ayşe'nin destekçileri arasındaki iki adam, Talha ve Zübeyd, Peygamber'in iki eski dostu, o gün Osman'ın sarayına saldıranlar arasındaydı. Doğrudan kendileri suikastçı değillerdiyse bile, suikastla ilgileri vardı ancak şimdi bu ikisi, Ali'yi devirerek Osman'ın intikamını almak için vahdeden kuvvetlerin başındaydı! (cidden ironik)
...
... Muharebe, Ayşe'nin devesi öldürülüp kendisi ele geçirilince sona erdi. Ali'nin tarafı yenmişti ama ne acı bir zaferdi! Muharebe bittikten sonra, Peygamber'in sevdiği karısı ve sevgili damadı, birçoğu Allah'ın elçisinin yakın dostu olan on bin Müslüman'ın kanıyla yıkanmış alanda yüz yüze gelince her ikisininde nasıl hissettiğini hayal etmek çok güç.
...
Evet, katliam ve acı vardı ama karmaşa, zavallı insanların güç, para ya da ego tatmini elde etmek için yaptıklarından kaynaklanmıyordu. Ümmetin çekirdeğini oluşturan Dört Büyük halife ve Hz. Muhammed'in yakın dostları bu dönemde şeri kuralların işletilmesi için ciddi olarak uğraşmışlardı. Her biri projenin önemli bir parçasını ele almıştı ama hiçbiri Hz. Muhammed'in yaptığı gibi bütünü anlayacak kadar yetkin değildi. Peygamberden hemen sonra gelen halefleri, filin halata mı, duvara mı, direğe mi ya da herneyse işte, benzediğini anlamaya çalışan altı kör adam gibiydiler. Raşid halifeler döneminde yaşanan hilafet çekişmelerinin hepsinin teolojik bir anlamı vardı çünkü uğraştıkları konuların kendisi teolojikti. Ali'nin ölümünden sonra hilafet yalnızca bir imparatorluktu.
...
Hiç kimse alinin Allah'ın bir başka elçisi olduğunu söylemedi. Hiç kimse bunu iddia da etmwdi ve böylece Aliye başka bir sıfat verdiler. Onun, "İmam" olduğunu söylediler.
...
Hüseyin Kerbela'da şehit edilince, tüm "İmam" düşüncesi, dini bir özleme yol gösteren ve zamanın ana akım öğretilerinden beslenmeyen zengin bir teolojik kavrama dönüştü.
Bu ayrıntılar listesi şeriatın sınırlarını çizmektedir. .. İslami yaşam biçimidir bu; geliştirilebilecek bir şey değildir ancak doğadaki değiştirilemeyecek herhangi bir prensip gibi keşfedilebilecek bir şeydir.
İnsanların Tanrı'nın özellikleri olarak adlandırdıkları şeyler, bizim Tanrıyı görebildiğimiz pencerelere verilen adlardı yalnızca. .... Bu nedenle mantık, Mutezililere göre etik, ahlaki ve siyasi doğeuları vahiylerden bağımsız olarak keşfetmek için geçerli bir araçtır.