Spoiler içeriyor
Neden bu zamana kadar okumadığım, hep erteleyip durdum dediğim kitap. Arabölüm başlıklarını büyük harflerle anlamlı küçük bir cümleyle yazması bize gerçeği kafamıza vura vura gösteriyor. Kitabı okurken sıkıcı kılmayan unsur, yazarların, edebiyatçıların kitaplarından örneklerle psikolojik çözümlemelerin yapılmasıydı.(çoğunlukla şiir) Benlik bilincinin…devamıNeden bu zamana kadar okumadığım, hep erteleyip durdum dediğim kitap. Arabölüm başlıklarını büyük harflerle anlamlı küçük bir cümleyle yazması bize gerçeği kafamıza vura vura gösteriyor. Kitabı okurken sıkıcı kılmayan unsur, yazarların, edebiyatçıların kitaplarından örneklerle psikolojik çözümlemelerin yapılmasıydı.(çoğunlukla şiir) Benlik bilincinin önemini ve nasıl kazanılacağını çok güzel ve muazzam bir şekilde özetlemiş. Kitabın Sokrates'le sonlanması da ayrı hoş. Sanırım 1 veya 2 sene psikoloji kitabı okumam artık. Psikoterapi tekniğinin yararları da çok iyi anlatılmış. Bu kitap beni o derece doyurdu. Psikolojinin babasını okumuşuz haberimiz yok. (yazım yanlışları için kusura bakmayın sonra düzeltebilirim)
Benlik duygusunu kaybetmiş insanlar aynı zamanda do-
ğayla olan bağlantılarını’ da koparırlar. Doğanın hareketsiz
nesneleriyle -ağaçlar, dağlar vb.- yaşamsal bağıntılarını yitir-
dikleri gibi, hareketli nesnelere, yani hayvanlara karşı duy-
dukları sempatiden de uzaklaşırlar. Psikoterapi esnasında,
kendini boşlukta hisseden insanlar çoğu zaman eksikliğini
duydukları şeylerin doğaya verdikleri tepkide gizli olduğu-
nun farkındadırlar. Büyük bir üzüntüyle, başka insanlar gün
batımından etkilendiği halde kendilerinin hiçbir şey hisset-
mediklerini anlatırlar. Diğer insanlar okyanusu büyük bir hayranlıkla izlerken, onlar kayalıkların üzerinde gördükleri
manzaradan hiçbir şey çıkaramadıklarından yakınırlar.
Doğayla olan ilişkimizi koparan diğer bir faktör ise endi-
şedir. Okulda atom bombasından korunma yollarının anlatıl-
dığı dersten sonra eve gelen küçük kız annesine şu soruyu
sorar: "Anne, gökyüzünün olmadığı bir yere taşınamaz mı-
yız?" Küçük kızın son derece ürkütücü olan bu sorusu bir
alegoriden başka bir şey olmamakla beraber, doğadan kopu-
şumuzu gayet iyi sembolize etmektedir. Modern çağın insa-
nı icat ettiği atom bombasından o kadar korkmaktadır ki; öz-
gürlüğünü hatta hayal gücünü simgeleyen gökyüzünden ka-
çıp sürekli mağaralarda saklanmak zorundadır.
Söylediklerimizi daha günlük hayata yaymamız gerekir-
se, iç dünyasında boşluk hisseden insan dış dünyasını da
boş, anlamsız ve ölü olarak görmektedir. Boşluk hissinin iki
yüzü, aslında giderek zayıflayan yaşama bağlılığın değişik
şekilde kendini göstermesidir.
Doğayla olan iletişimimizi kaybetmenin ne demek oldu-
ğunu daha iyi anlayabilmek için modern çağda doğaya olan
yakınlığımızın nasıl bir anda güçlenip sonradan nasıl yok ol-
duğuna bakabiliriz. Avrupa Rönesans'ının en belirleyici
özelliklerinden birisi doğaya karşı duyulan sevginin her şe-
kilde -ister hayvanların ve bitkilerin, isterse yıldızların ve
gökyüzünün renklerinin anlatımında olsun- dışa vurulma-
sıydı. Rönesans'ın başlarında, Giotto'nun yapıtlarında bu
duygunun çok güzel bir biçimde hayata geçirildiğini görebi-
lirsiniz. Ortaçağın kah ve kalıplara sokulmuş doğa anlayışı-
na tanık olduktan sonra Giotto'nun duvar kabartmalarını
(freskler) inceleyecek olursanız, korunların, köpeklerin ve
eşeklerin bu denli güzel tasvir edilmiş olmasına hayran kala-
caksınız. Ve Ortaçağ ressamlarının aksine Giotto'nun ağaçları, kayaları dini anlamlan için değil salt doğal güzellikleri
için çizdiğini görecek; onun resimlerinde insanların sevinçle-
rinin, üzüntülerinin, rahatlıklarının 'bireye özgü' duygular
şeklinde anlatıldığını fark edeceksiniz. Giotto'nun eserleri
bizlere insanın kendine yakın olduğu zamanlarda doğa ve
hayvanlarla da. barıştığını anlatır.
Yeni yeni gelişmeye başlayan doğaya yakınlık hissi, Röne-
sans'taki insan vücuduna hayranlık temasında da işlenmiş-
tir. Bunu pek çok değişik şekilde görmek mümkündür: Boc-
caccio'nun şehvet dolu hikayelerinde, Mi,kelanj'ın .resimle-
rindeki kusursuz, güçlü ve uyumu simgeleyen insan beden-
lerinde ve Shakespeare'in insan hayatının hem fiziksel hem
ruhsal anlamda en derinlerine inen oyunlarında. Aynı hisse
doğanın son derece bilimsel yöntemlerle araştırılmasında da
tanık olabiliriz. Böylelikle Rönesans'ın o dev, 'evrensel' ka-
rakterlerinin güçlerini doğaya duydukları o-sarsılmaz bağlı-
lık ve hayranlıktan aldıklarını söyleyebiliriz sanıyorum.
İhsan olarak hepimizin kökleri doğaya dayanır. Örneğin
bedenlerimizin kimyası temelde havanın ve toprağmkiyle
aynıdır. Bunun dışında gerek günlerin, gerekse mevsimlerin
oluşumundaki ritim aynı zamanda vücutlarımızın ritmidir.
Yemek ve uyku düzenimiz, cinsel arzularımız ve genel ruh
halimiz hep doğanın kalp atışlarından hızını alır. Proteus de-
nizdeki devinimin bireyleştirilmiş biçimidir çünkü değişim
(ruh halimizin değişkenliği, adaptasyon mekanizmamız, çe-
şitliliğimiz) denizin ve bizim ortak olarak paylaştığımız bir
şeydir. Bu anlamda, doğayla bütünleşmek demek köklerimi-
zi ait oldukları yere -toprağa- geri koymamız demektir.
Kişi ne kadar kendiyle bütünle-
şirse, duygularının saplanü halini alması da o kadar imkan-
sızlaşır. Olgun bir insanda hisler ve arzular belli bir konfigü-
rasyonla oluşur. Tanıdıklarla yenecek bir akşam yemeğini bir
tiyatro oyunu olarak gören birey, yemek arzusu değil bir
oyun izleme arzusu duyar. Konser izlemeye gelen ise şarkıcı
çok çekici birisi de olsa konfigürasyonunu şarkı dinlemek
olarak belirlemiştir. Tabii hepimiz zaman zaman ikilemleriçine düşebiliriz fakat bu asla saplantıların esiri olmakla kar-
şılaştırılacak bir durum olamaz.
Rahatsızlık
verecek derecede tekrar edilen tepki nö/otik davranışlara
mahsustur.
Rüya yorumlarının detaylarına girersek esas temamızdan
çok uzaklaşacağız. Bir rüyayı anlayabilmek çok karmaşık ve
zor bir uğraştır -bazı kitaplarda modern rüya yorumları için
sembolleri okuyunca rüya yorumlamanın çok da zor olmadı-
ğını düşünebilirsiniz. Belli sembollerle rüyaları anlamaya ça-
lışmak karşı karşıya olduğumuz problemi vurguluyor- yani
bilincimizi saf dışı bırakmanın çağdaş yolunu. Düşünsenize,
sihirli sözcükleri bilen filanca bir otorite sizin neler hissettiği-
nizi anlıyor da siz kendinizi bir türlü çözemiyorsunuz!
Kitabımızın bu kısmında rüyalarımıza ve bilinçaltımı-
zın/bilinçdışımızm diğer dışavurumlarına karşı sempatiyle
yaklaşmanın yararlarını anlatmaya çalışıyoruz. Rüyalar salt
ikilemleri ve bastırılmış istekleri aktarrr ıkla kalmazlar, yıllar
önce öğrenilen ve unutulduğu sanılan bilgileri de bulup çı-
karırlar. Düşlerini saçma diye nitelendirmeyip üzerinde du-
ranlar, eğitimli olmasalar bile, zaman zaman bu düşlerin yol
gösterici niteliklerinden yararlanabilirler. Rüyalarını yorum-
lama yeteneğini geliştirmiş olanlar da, sorunlarına dair ipuç-
larına ve çözüm yollarına ara sıra rüyalarında rastlayabilir-
ler.
Benlik bilincine dair söylediklerimiz kendiyle bütünleş-
miş, iç uyuma ulaşmış davranış biçimini kapsar fakat aktiflik
kavramına terstir. Biz kendimizden kaçmayı öğütlemiyoruz.
Yaşamak yeri geldiğinde hiçbir şey yapmama potansiyelini
de içine alır. Kendini yiyip bitirmeden boş oturmak görün-
düğünden zor olabilir. Robert Louis Stevenson'un kesin ola-
rak yazdığı üzere: "Tembellik edebilmek için bayağı güçlü
bir bireysel kimliğe sahip olmak lazımdır." Benliğin farkına
varmak yaşamın daha sakin yanlarını da içerir. Örneğin meA
ditasyon yapmak, derin düşüncelere konsantre olmak Ba-
tı' ran kaybettiği sanatlardır ki bu tehlike arz eden bir durum-
dur. Bir şeyler 'yapıyor' olmak yerine bir şeyler 'olmak' ruhu-
muzda yeni bir tat yaratacaktır. Eğer bu tadı yakalayabilir-
sek, değerli, olduğumuzu ispatlamak uğruna çalışmak zo-
runda kalmayacağız. Çalışarak meydana getirdiklerimiz ya-
ratıcılığımızın, ruhumuzdan gelen ilhamın bir yansıması ola-
cak, hem kendimizle hem de dostlarımızla olan bağı kopar-
madan.
Kesin konuşmak gerekirse, doğma, kitleden kopma, ba-
ğımlılığın yerini karar verme yetisine bırakması süreci, yaşa-
mın her safhasında bireyin karar verme mekanizmasını etki-
ler; hatta; ölüm döşeğinde bile bireyin karşı karşıya kaldığı
konu budur. Ölümü cesurca kabullenmek, tekrar bütünden
kopma, bir kez daha tek başına .kalmayı öğrenmek değil de
nedir?
Bu derece derin bir farkmdalığm psikolojideki klasik kar-
şılığı "kendinden geçme" dir. Kendinden geçmeyi "bireyin
kendi bedeninin dışında olması" veya normal ba:kış açımızı
aşan bir noktadan deneyimler yaşamak veya olayları görmek
. şeklinde tanımlayabiliriz. Normal zamanda dışarıda objektif
dünyada var olan şeyler bizim iç dünyamızın sübjektif ka-
rakteri nedeniyle bozulmaya ve değişikliğe uğrar. Biz her şe-
ye bireysel bakış açımızla bakar, iç dünyamızın algılamak is-
tediği biçimde dış dünyayı yorumlarız. Bizi sürekli yanılsa-
ma içinde bırakan objektiflik ve sübjektiflik arasındaki bu
ikiliktir. Benlik bilincimizdeki dördüncü aşama objektiflik ve
sübjektiflik arasındaki ayrımı yok eder. Kısa bir süre için de
olsa bilincimizin ötesine gitmemiz olasıdır. Üstün bir sezgi
ve kavrayışla gerçekliğin niteliğine vakıf olabilir,, kavramlar
içinde yeni etik boyutlar bulabiliriz. Buna verilebilecek en
güzel örneklerden biri bencillikten uzak sevgi deneyimini
yaşamaktır.
Simone de Beauvoir ah-
lak üzerine yazdığı kitabında şunları der: "Yaşam kendi var-
lığım devam ettirme ve kendini aşma uğraşısıdır. Eğer sade-
ce varlığı korumak söz konusuysa yaşamanın ölümden farkı
kalmadığı gibi insan ile bitkiyi ayırmak da imkansızlaşır."
Bu demek oluyor ki, dış özgürlük ortadan
kalkarsa iç özgürlük duruma müdahale eder; iç özgürlüğün
müdahalesi de nefret ve öfkedir.
Unutmayalım, şairin dediği gibi amacımız "yeniyi kazan-
mak için nefret etmek" tir.
Bu yüzden, özgürlüğü
herkesin bir üniversite ya da'fabrika sahibi olmasında değil,
yaptığımız işlerin toplumsal işlevinde bulmak zorundayız.