Spoiler içeriyor
- ? - 01.05.2024 - Öncelikle yazardan bahsetmek istiyorum. Jack London, Amerikalı gazeteci ve roman yazarıdır. Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı, Demir Ökçe gibi daha birçok ünlü kitabın da yazarıdır. Ailesinin işçi sınıfından geldiği bilinmektedir. Ve Jack London, yerel kütüphanede kitap…devamı- ? - 01.05.2024 -
Öncelikle yazardan bahsetmek istiyorum. Jack London, Amerikalı gazeteci ve roman yazarıdır. Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı, Demir Ökçe gibi daha birçok ünlü kitabın da yazarıdır. Ailesinin işçi sınıfından geldiği bilinmektedir. Ve Jack London, yerel kütüphanede kitap okuyarak kendi kendisini eğitmiştir. Daha sonra bir konserve fabrikasında günde 12-18 saat çalışacak kadar ağır bir iş yaşamının içine düşmüştür. Bu ağır iş şartlarından kurtulmak için daha sonra denizlere açılmaya karar vermiştir ve serseri bir hayata kendini teslim etmiştir. Ve kendisi sosyalist bir insan olmuştur, yoksulluktan kurtulmak için yazar olmaya karar vermiştir. “Nasıl Sosyalist Oldum” adlı makalesinde halkın en alt tabakalarını gördükçe bu yaklaşıma daha çok ısınmıştır ve mecbur olmadıkça daha fazla çalışmamaya karar verir. Böyle bir yazardır kendisi. Ortaokuldayken Beyaz Diş adlı kitabını okumuştum ama o kitabı hiç hatırlamıyorum, bu yüzden kalemiyle ilk tanıştığım kitap Martin Eden diyebilirim.
Martin Eden kitabına gelirsek, 1909’da yazılmıştır. Martin Eden, yazarın yarı otobiyografik romanıdır. Kendisinin tam aksine sosyalizmi kölelik olarak gören, bireyciliğe inanan, burjuva sınıfını niteliksiz gören bir karakter yaratmıştır bu kitapta. Kitabın baş karakteri Martin Eden, işçi sınıfına mensup, diksiyonu çok zayıf olan, kaba saba bir insandır. Bir gün burjuva sınıfından olan Ruth Morse’a aşık olduktan sonra işler değişmeye başlar, kitapları, dil bilgisini, felsefeyi, matematiği keşfetmeye başlar. Ruth’a layık olmak için çaba göstermeye başlar, diksiyonunu düzeltir, görgü kurallarını öğrenir, çok fazla çaba gösterir, kütüphanede saatlerini geçirir. Bu öğrenme arzusu sayesinde yazmaya da merak sarar ve yazar olmak istediğini fark eder. Tabii işçi sınıfından gelmiş bu kaba adamı kimse üst tabakaya almak istemez, hor görülür, yazıları eleştirilir. Hatta Ruth da ondan hoşlanır ve nişanlanırlar ama Martin yazarlığa merak saldığı için ailesi bunu onaylamaz. Uzun bir süre açlığa, yalnızlığa mahkum kalır çünkü yazı yazmak, o “muhteşem” beyindeki fikirleri üretmek için çalışmaya vakti yoktur. Uyku bile ona vakit kaybı gibi gelir, uyuyamamak için kendisine mahmuzdan bir engel yapar. Fakat bütün dergiler, yayınevleri Martin’in yazdıklarını reddederler, Ruth bu süreçte Martin’e olan inancını yitirir ve onu terkeder. Ama Martin kararlıdır. Bir gün yazıları keşfedilir ve postalar aracılığıyla editörlerden dolarlar kazanır, artık istediği o şeye kavuşmuştur ama eksikler vardır. Artık şöhreti ve parası olsa da, hiçbir şey değişmemesine rağmen üst kesimden insanlar bile ona ilgi göstermeye başlamıştır. Halbuki kendisi hala aynı Martin Eden’dir. Bu yapaylık onu çok rahatsız eder, burjuvazinin gerçek yüzünü görmüştür, okudukları onlarca kitapların, üniversitelerin onların beyinlerinde gelişim yaratmadığı korkunç gerçekle yüzleşmiştir. Martin, varoluşsal sancılar çeker ve maalesef hazin sona ulaşır.
Öncelikle kitabı tesadüfen 1 Mayıs’ta, İşçi ve Emekçiler Bayramında bitirmenin verdiği duygusallığı yaşıyorum. Ne zaman başladığımı hatırlamıyorum ama tahmini olarak 6-7 okuyuşta bitti. Bu kitabın vermek istediği mesajların böyle özetlerle anlatılabileceğini sanmıyorum, gerçekten çok derin anlamlarla dolu bir kitap, o yüzden okumanızı tavsiye ediyorum. Martin Eden gibi insanlarla tanışmalıyız ve aramıza almalıyız. Dünyayı biz mi kurtaracağız gibi klişe kalıplara sığmamalıyız, kurtarabiliriz. Kitabın eleştirilerine baktım, Ruth’a hak verenler gördüm ancak ben pek katılamayacağım. Ruth, ailesi tarafından istediği her şeye ulaşabilmiş bir kız. Yoksulluktan, sokaklarda geçen kavgalardan, bir ekmek için oluşan kalabalıktan, ağzın açlıktan kokmasından, hastalıktan, o sert yaşamla mücadeleden haberi yok. Ve tüm bunca şeylere göğüs germiş bir adama, onu kalıplara sokacak emrivakiler yapıyor. Martin’in gözlerindeki derinliğe bakmıyor. Ruth’un gerçekten aşık olduğunu düşünmüyorum, sadece Martin’in etrafındakilerden farklı olması ilgisini çekti diye düşünüyorum, çok sahte bir sevgiydi bence onunkisi. Ve maalesef Dünyada bir yerlerde, Martin Eden gibi çok güzel potansiyelleri olup bastırılmışlığın altında solup giden insanlar olduğunu hissediyorum. Keşke insanlığımıza sahip çıkabilsek, bu mirası hor görmesek. Kitapta beğendiğim çok çok fazla kısım var, post itlerle doldu, sığdırabildiklerimi buraya ekleyeceğim. Mesela şu kısım, içime dokunmuştu. Ruth’un annesi, Ruth’a Martin hakkında şöyle diyordu; “Yazmakla vakit kaybediyor, dehaların ve üniversite mezunu ender insanların bile her zaman başaramadıkları bir şeyi elde etmeye çalışıyor.” Halbuki ne kadar üzücü, insanın bilgiye kavuşması için illa diplomatik boyutta bir sertifikaya mı ihtiyacı vardır? Ve sayfa 457’deki o isyanı, çok acıklıdır, kitabın ana temasını anlatan bir isyandır bana kalırsa.
“Yani haritası ya da pusulası olmadan yabancı denizlere sürüklenmiş gemi gibiyim. Ama şimdi artık ben de yönümü bulmak istiyom.”
“Üzerine uymayan giysileri, yaralı elleri, güneş yanığı yüzü olduğu yerde duruyordu; ama bunların, kendisine ifade gücü vermeyen aciz dudakları nedeniyle meramını anlatamadığı için dilsiz kalan büyük bir ruhu hapseden parmaklıklar olduğunu anladı.”
“Bu evde sizin soluduğunuz havayı solumak istiyom. Herkes bağırmadan temiz temiz konuşuyo, insanların düşünceleri temiz; kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu bir ev. Benim soluduğum havada çok çalışmak var, ev kirası var, kavga ve demlenme var; herkes bunları konuşur.”
“Bilgi, bana bir harita odası gibi geliyor. Kütüphaneye her gidişimde bunu düşünür, etkilenirim. Öğretmenlerin rolü, çocuklara harita odasının içinde ne olduğunu sistemli biçimde öğretmek. Öğretmen, harita odasındaki rehberdir, hepsi o. O bilgiler onların kafalarının içinde değil. İcat eden, yaratan onlar değil. Her şey o harita odasında. Öğretmenler harita odasından nasıl yararlanacaklarını bilir. Onların işi, normalde orada kaybolabilecek kişilere yol göstermektir. Halbuki ben kolay kolay kaybolmam. Yön bulma yeteneğim kuvvetlidir.”
“En hızlı giden, yalnız gidendir.”
“İnsanın bedeni gençken yumuşak olur ama ağır işlerde çalışmak, o işlerin doğası gereği, insanın bedenini macun gibi şekillendirir. Sokakta rastladığım işçi sınıfına mensup adamların çoğunun ne iş yaptığını bir bakışta söyleyebilirim. Bana bakın. Neden böyle yalpalaya yalpalaya yürüyorum? Denizde geçirdiğim yıllar yüzünden. Aynı yılları sığır güderek geçirseydim, genç ve esnek bedenimle şimdi yalpalamayacaktım ama bu sefer de çarpık bacaklı olacaktım. O kız da aynı. Ancak sert olarak tanımlayabileceğim gözlerini gördünüz. Hiç kimse tarafından korunup kollanmamış. Hep kendi başının çaresine bakmış. Kendi başının çaresine bakmış bir kızın gözleri yumuşak ve kibar olmaz, mesela sizinki gibi olmaz.”
“Aralarındaki tek fark sınıf farkıydı ve sınıf denilen şey, insanın içinde bulunan değil, dışarıdan gelen bir şeydi. Yani silkilip atılabilirdi.”
“Martin’i en çok şaşırtan şey onların cehaleti olmuştu. Ne olmuştu onlara? Eğitimlerini ne yapmışlardı? Kendisinin okuduğu kitaplara onlar da ulaşabilirdi. Nasıl olur da kitaplardan bir şey öğrenmezlerdi?”
“Kültürün giyimle atbaşı gittiğine, üniversite eğitimiyle derin bilginin aynı şeyler olduğuna inanarak nasıl da kendini kandırmıştı.”
“Hayatta her şey kötüye gidebilir, aşk hariç. Yeter ki bitkin düşen, bocalayıp tökezleyen zayıf iradeli biri olmasın, aşk hiçbir zaman yolunu şaşırmaz.”
Puanım: 10/10 ⭐️