Arkadaşlar yazdığım kısa hikâye denemelerini paylaştığım bir blog hesabım var. Şu anlık 3 adet hikâye var içinde. Boş vaktiniz varsa okuyup eleştirilerinizi ve fikirlerinizi yazmanızı çok isterim. Linki profile sabitledim.
Okuması aşırı keyifli yalın, dürüst, samimi ve renkli Nejat İşler otobiyografik anı derlemesi. Sırası düzenli olmamakla birlikte çocukluk, ergenlik, gençlik, sinemaya dair anıları var. Ankara’da lise yurdundayken ucuz şarap-bira-sigara kombosu eşliğinde hayat ve edebiyat üzerine sohbet ettiğimiz birkaç ‘yazar’ arkadaşım…devamıOkuması aşırı keyifli yalın, dürüst, samimi ve renkli Nejat İşler otobiyografik anı derlemesi. Sırası düzenli olmamakla birlikte çocukluk, ergenlik, gençlik, sinemaya dair anıları var.
Ankara’da lise yurdundayken ucuz şarap-bira-sigara kombosu eşliğinde hayat ve edebiyat üzerine sohbet ettiğimiz birkaç ‘yazar’ arkadaşım vardı. Bir yandan yeni geldiğimiz bu şehre alışmaya çalışıyor, diğer yandan yeni içinden çıktığımız deprem hengamesini arkada bırakmaya çalışıyor ve şehirdeki insanların depremzedelere sağladığı pozitif ayrımcılığın dibini ekmekle sıyırıyorduk. İşte tam bu zamanlarda Kaybedenler Kulübü izlemiştik ve o kadar sevmiştik ki kendi aramızda sık sık rp’ler yapıyor, hayatı Nejat İşler gibi yaşamamız gerektiğine inanıyorduk. Tam o sıralarda o arkadaşlarımdan birisinin doğum gününde sevgilisi ona bu kitabı hediye etmişti. Acayip kıskanmıştım. Yıllar sonra eski edebiyat hocamın açtığı sahafta “50₺” etiketinin olduğu bir kutuda gördüm kitabı ve beynimden vurulmuşa döndüm. Kitabı hemen aldım ve başkası alır korkusuyla yanımdan ayırmadım hocamla sohbet ederken.
O arkadaşlarımla çok iyi vakit geçiriyordum ve kafalarımızın uyuştuğunu düşünüyordum. Bir gün sebepsiz sessiz sedasız sayansız hayatlarından çıkarttılar beni. İlk başta çok üzülmüş sebebini çok merak etmiştim sonra haklı olduklarını anladım ve merak etmeyi bıraktım.
-
İnsanların ha-, yani anıları böyle ffışt hemen gidiyor tamam mı? Saçma! Benim aklımda. Bazılarının aklında hâlâ.
Herkesin dolabında bir tane ceset var. Görüşürüz.
Kurgu bir eser değil de Jack London’ın bizzat kendisinin yaşadığı bir serüveni anlatmasından dolayı Jack London’la doğrudan bağ kurduğumu hissettim ve bu yüzden bu kitabı çok sevdim. Kitapta Jack London, henüz daha 18 yaşındayken bir ‘hobo’ olarak beş parasız evinden…devamıKurgu bir eser değil de Jack London’ın bizzat kendisinin yaşadığı bir serüveni anlatmasından dolayı Jack London’la doğrudan bağ kurduğumu hissettim ve bu yüzden bu kitabı çok sevdim.
Kitapta Jack London, henüz daha 18 yaşındayken bir ‘hobo’ olarak beş parasız evinden çıkıp Amerika’nın büyük bir bölümünü kah trenlere kaçak atlayarak kah ufak bir salla nehirlerden yüzerek dolaşmasını anlatıyor.
“Hobo da ne demek?” diye soruyorsanız efendim, kitap tam da bunu konu alıyor! Evsiz gibi bir Türkçe karşılığı olmasına rağmen daha çok ‘çalışmak istemeyen ve geçimini dilenerek ücretsiz şekilde sağlayan’ insanları kast ediyor. Jack London’ın da bir gün memleketinde es kaza tanıştığı genç hobolardan etkilenmesi üzerine onlar gibi dünyayı gezip dolaşmak istiyor ve bu yolculuğa çıkıyor.
Yazarın eğlenceli ve akıcı anlatımıyla da kitap oldukça sürükleyici ve hızla okutuyor kendisini.
Jack London’ın henüz 18 yaşındayken kalkıştığı maceraları okuyunca 40 yaşında vefat etmesine rağmen kısa ömrüne nasıl ellidem fazla sürükleyici macera kitabı sığdırdığı anlaşılabiliyor.
Ayrıca burada kitabın çevirmeni Levent Cinemre’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Hayatını neredeyse Jack London’a adamış bu usta çevirmen kitabın sonuna 28 sayfaya tekabül edecek şekilde “Çevirmenden ilgilisine paylaşım” başlığıyla 59 ufak not bırakmış! Bu notlarda kimi zaman doğrudan Jack London’ın hayatından hikâyeyi zenginleştiren olaylar ve anılar kimi zaman hoboluk kültürüne dair aydınlatıcı bilgiler kimi zamansa döneme dair bilgiler var. Kesinlikle okuma deneyiminizi çok iyileştiriyor ve zenginleştiriyor. Kitabı okuyacaksanız mutlaka İş Bankası Yayınları’ndan okuyunuz.
Spoiler içeriyor
Evet deseydi o şahısla yasayacagimiz iliski 💕😍 Artık korku yapımlarında Jumpscare’lar yerine rahatsız ediciliğin kullanıldığı bir dönemdeyiz. Bu filmde Uncanny Valley etkisini çok iyi kullanarak bizi bol bol diken üstünde tutuyor ve korkutuyor. İşlediği konu ve bunu gerek detaylarla gerek…devamıEvet deseydi o şahısla yasayacagimiz iliski 💕😍
Artık korku yapımlarında Jumpscare’lar yerine rahatsız ediciliğin kullanıldığı bir dönemdeyiz. Bu filmde Uncanny Valley etkisini çok iyi kullanarak bizi bol bol diken üstünde tutuyor ve korkutuyor. İşlediği konu ve bunu gerek detaylarla gerek ise sahnelerle anlatışı ise muazzam. Dolayısıyla günün sonunda 750.000 dolar gibi cüzi bir miktarla çekilen film 2026’nın en iyi korku filmlerinden biri olarak gösterildi ve maliyetinin 540 katı kadar para kazandı. Peki bunu nasıl yaptı?
Burdan sonrası spoiler içerir, izlemediyseniz okumayın lütfen 🫶
Bilinçsizce tutulan bir dileğin uhrevi bir güce sahip olması ve gerçekleşmesi konsepti aşır iyiydi. Nikki karakterinin gittikçe daha da tuhaflaşması tempoyu arttırdı. Filmi korkutucu kılan en önemli detaylardan birisi Nikki’nin hâlâ bir yerlerde bilinç sahibi olmasıydı ve aslında bedeni kontrol eden kişinin başka bir şey olmasıydı. Bunu hem “O uyuyor. Lütfen beni öldür!” sahnesinde hem de arkadaşlarla oyun oynandığı gecede kendisine vurmadan önce söylediği sözlerde gördük. Tam Lovecraft vari bir kozmik korku bence. Açıkçası buna çok benzer temada bir korku hikâyesi yazmıştım zamanında dolayısıyla zaten ilgimi çeken bir konuydu ve burada da çok güzel işlenmişti.
Filmin en vurucu yanı ise filmde asıl kurbanın incel bear pici değil de Nikki olmasıydı. Film bunu aslında başlangıçta da bazı detaylarda veriyor izleyiciye: Mesela Bear kutunun arkasındaki numarayı dilek hakkında bilgi edinmek için aradığında dileği tutan kişi ölürse dileğin bozulacağını öğreniyor ama dilek tutulan kişi ölürse ne olacağı konusu hiç geçmiyor. Ben Nikki’yi öldürmenin de bir seçenek olduğunu düşünmüştüm ama hiç filmde değinilmedi o tarafa. Zaten sahneler ilerledikçe asıl obsesif ve kötü karakter olan kişinin Bear pici olduğunu fark ediyoruz. Arkadaşlarla olan sahnede Nikki’nin okuduğu Hansel ve Gratel şiiri bize aralarındaki durumu Nikki’nin çarpıtılmış benliğinin perspektifinden anlatıyor aslında:
"Hava, gece kuşunun uzaktaki çağrısıyla doluydu, yüzü gizlenmişti ama göğsüme baktığını biliyordum.” - Bear’ın incel bir piç olduğu için Nikki’ye hislerini hiçbir zaman söylememesi ama gizliden gizliye onu arzuladığından bahsediyor.
"Karından daha fazlasıyım, kız kardeşinim" - Filmin başlarında Sarah’tan Nikki’nin Bear’ı her zaman kardeşi gibi gördüğünü öğreniyoruz. Dilekten sonra ise bu durum değişmese de Nikki gittikçe saplantılı hâle gelmeye başlayınca Nikki’nin zihin dünyasında bu ilişkinin aşka evrilmediğini aslında ensest bir ilişki olarak gördüğü anlatılıyor.
"Hansel irkildi ve kapı koluna uzandı. Fakat burayı terk etmeyeceğini, daha önce birçok gece olduğu gibi pes edeceğini ve içimde olmayı seçeceğini biliyordum." - Bear her ne kadar Nikki’nin tuhaf davranışlarından korkup uzaklaşmak istese de yine de Nikki’ye saplantılı olduğu için onu bırakmayacağını, ve her şeye rağmen Nikki’yle cinsel ilişkiye gireceği anlatılıyor.
"Eğer öyle olmazsa onun etli ön kolunu soyar, bir meyan kökü çubuğu gibi yuvarlar ve eti bacaklarımın arasına sokardım."- Zaten Bear istese de istemese de bu cinsel birleşmenin her türlü yaşanacağını, gerekirse Nikki’nin Bear’ın penisi yerine başka bir uzvunu kullanacağı anlatılıyor.
"Sadece bir söğüt ağacının dalının çağrıştırabileceği aşk" - Sadece One Wish Willow Nikki’yi erkek kardeşi gibi gördüğü Bear’a âşık edebilir.
Bu durumun aslında Nikki için ne kadar korkunç olduğunu fark ediyoruz sonlara doğru. Bear’la cinsel ilişkiye girerken buz gibi kaskatı kalması vs.
Filmi izlerken tek eksinin Bear malının çok mal olması olduğunu düşünmüştüm. Kız ölmüş kedini sandviç yapıp sana yediriyor, kapını bantlıyor, kendini yaralıyor vs. vs. sen hâlâ ciddiye alıp uzaklaşmıyorsun… İster istemez Bear’la empati yapmaya çalıştığım için filmi izlerken Bear’ın mantıksız davranışları beni çileden çıkartmıştı ama Bear’ın Nikki’den uzaklaşamamasının asıl sebebinin Bear’ın hikâyedeki obsesif kişi olduğunu fark edince taşlar yerine oturdu.
Filmin asıl kötü karakterinin, canavarının Bear olması filmin en güzel yanı ve sağlam bir ters köşeydi bence. Bear bütün ilişki boyunca Nikki’nin rızası olmadan bedenini ve kızı istismar ediyor. Bir noktada bunu fark etse bile durumu sonlandırmak veya düzeltmek değil Nikki’nin gerçekten âşık olmasını istiyor. O kadar yaralamaya dışkıya kedi pişirmesine rağmen hâlâ vazgecemiyor inanılmaz bir saplantı yani ne olursa olsun kızla kalacak oe.
En sonunda ise kendini öldürmeye çalışıyor ama ona bile cesaret edemeyip haplara yöneliyor sonra ondan da korkup kendisini kusturmaya çalışıyor. Ve bütün bu intihar girişimlerini yaparken öldüğünde dileğin bozulacağını ve Nikki’yi bütün bu korkunç gerçeklikle baş başa bırakacağını bilerek yapıyor nitekim de öyle oluyor. Çok büyük oesin bear çok…
Bütün film aslında Bear picinin Nikki’ye saplantılı olup Nikki’nin hayatını mahvetmesini anlatıyor.
“I’m your freak Nikki!”
Rıfkı: King isimli iskambil oyununda Kupa Papazına verilen isim Rıfkı Almaz: King adındaki iskambil oyununda, Rıfkı’yı (oyundaki en büyük cezayı) yememe kuralıdır. Bu kuralı seçen oyuncular o tur boyunca Rıfkı’yı yememeye çalışır. ‘’-Bir kilo uyuşturucu... -Evinden kaçmış genç bir kadın...…devamıRıfkı: King isimli iskambil oyununda Kupa Papazına verilen isim
Rıfkı Almaz: King adındaki iskambil oyununda, Rıfkı’yı (oyundaki en büyük cezayı) yememe kuralıdır. Bu kuralı seçen oyuncular o tur boyunca Rıfkı’yı yememeye çalışır.
‘’-Bir kilo uyuşturucu...
-Evinden kaçmış genç bir kadın...
-Bir torba dolusu mücevher...
-Kendine ait olanı geri almaya çalışan bir mafya babası...
-"Hatır borcu" ödemesi gereken bir komiser...
-Son işini yapmak üzere güne başlayan bir kurye...
Ve tüm olan bitenden habersiz hayatlarını eğlence, şamata ve "karı kız" peşinde koşarak geçirirken, boylarını fersah fersah aşan bir kovalamacaya bulaşan iki genç adam…’’
Hikâye aşağı yukarı böyle. Kitap boyunca bu iki genç adamın bulaştıkları belalardan yırtmaya, tabiri caizse ‘’rıfkıyı almamaya’’ çalışmalarını okuyoruz. Sürükleyici olay örgüsü ve eğlenceli, basit dili sayesinde bir çırpıda okunuyor kitap. İlerleyen sayfalarda ne olacağını merak ediyorsunuz sayfaları çevirirken.
Kızılay’da yeraltı çarşısındaki metro kitapevinde, üzerinde ‘’50TL’’ etiketi olan bir sepette buldum kitabı. Tam da güzel kitapların fahiş fiyattan satılmasına yakınırken denk geldiği için şans vermek istedim. İyi ki de vermişim!
‘’Arabanın arkasında, sırtüstü yerde yatıyor. Yüzü bana dönük. İki büklüm. O çok sevdiği buz rengi Loft kotunun sol bacağı siyahımsı kırmızı. Buz rengi olan tek şey Bora'nın yüzü, kot pantolonu değil. Kanlar içindeki bacağını tutuyor iki eliyle. Ben arka koltukta yüzüstü yatıyorum...
Günlerden pazartesi, 13 Nisan 1998... Tam tamına 28 yıl önce bugün,Astronot Jim Lovell, Apollo 13'ten NASA Komuta Merkezi'ne "Houston! Bir sorunumuz var!" diyordu. Oğlum Houston yetiş! Bizim sorun çok daha büyük!’’
Aşırı aşırı güzel bir kitap. Özellikle psikoloji bölümü okuyanlar kesinlikle okumalı. Kitap toplumda yaygın olan ve çoğu insanın ilişki, sosyal veya iş hayatında deneyimlediği ve yaşam kalitelerini düşüren bazı problemlerin kökenini rahat ve gündelik bir dille; sohbet havasında çok güzel…devamıAşırı aşırı güzel bir kitap. Özellikle psikoloji bölümü okuyanlar kesinlikle okumalı. Kitap toplumda yaygın olan ve çoğu insanın ilişki, sosyal veya iş hayatında deneyimlediği ve yaşam kalitelerini düşüren bazı problemlerin kökenini rahat ve gündelik bir dille; sohbet havasında çok güzel anlatıyor.
Fakat basit bir dil kullanması sizi yanıltmasın, hem konular detaylı işleniyor hem de sık sık psikolojik kavramlar kullanılıyor. Dolayısıyla bu kavramları bilmiyorsanız muhtemelen okurken pek bir şey anlayamazsınız. Dolayısıyla kitabı tabiri caizse "şezlongda yatarken" değil de zihninizin açık olduğu bir vakitte okumalı, bilmediğiniz bir kavramla veya anlamadığınız bir cümleyle karşılaştığınızda kitabı kenara koyup o kavramı araştırmalı veya cümleyi yapay zekâya (tabii sormadan anlamlandırana kadar duvara bakmak da bir seçenek) falan sormalısınız. Aksi taktirde yorgunken veya kısıtlı zamanınız varken kitaptan verim alamayabilirsiniz.
Genel olarak kitap psikolojiyle tanışmak için değil ama psikokojinin akademik dünyasına giriş yapmak için iyi bir kaynak. Herkese tavsiye edilir 💯
Sevdiğim birkaç alıntı:
’'Sevgiye sahip olabileceği umudunu taşıyan insan ona sahip olduğunu sandığı anda boşluğa düşer ve sahip olabileceği yeni şeyler arar. Yaşayan süreçlere sahip olmak istemenin o süreci yok ettiğini göremediği için de bu böylece sürer gider.’’ Belki de bilge Bukowski baba bu yüzden mezar taşına "Don't Try" yazdırdı..
‘’Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısır döngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar. Bu bölüme kadar anlatılanlar okuyucuya, insanın kendisini gerçekleştirme yollarını hangi nedenlerle ve nasıl kapatmakta olduğunu açıklama amacını taşımaktadır. Bir insanın kendi kısırdöngülerinin tümünü görebilmesi, gerçekleşmesi olanaksız bir durumdur.’’
Ankara'da Kızılay metro kitap çarşısında dolaşırken öylesine gördüğüm, üstünde 50₺ yazdığı ve Ali Lidar'ı da bildiğim için düşünmeden aldığım ve beklentimin çıtırdan olduğu bir kitaptı ama okuyunca hayal kırıklığına uğramadıysam da bir tatsızlık hissi çöktü bünyeye. İçindeki birkaç yazı hariç…devamıAnkara'da Kızılay metro kitap çarşısında dolaşırken öylesine gördüğüm, üstünde 50₺ yazdığı ve Ali Lidar'ı da bildiğim için düşünmeden aldığım ve beklentimin çıtırdan olduğu bir kitaptı ama okuyunca hayal kırıklığına uğramadıysam da bir tatsızlık hissi çöktü bünyeye.
İçindeki birkaç yazı hariç diğerlerini pek beğenmedim. Hepsi aynı gibi geliyor yüzeysel acı ve depresiflik anlatısı...
Sanırım somut bir anlatı olmadan sadece deneyimlenen olumsuzluğu aktarmak ilgi çekici veya akıcı olmuyor. Üstüne üstlük bilinmeyen eski kelimelerin sık ve çok da gerekli olmadan kullanılmasına biraz ayar oldum.
Sevdiğim birkaç hikâyeyi su sekil bıraktım aşağıa:
İsmail'in kendi kendine delirmişliğinie dair hayat hikâyesi
Körkütük Aşk
İstanbul Ağrısı
Sırça: Camdan yapılmış olan. Fanus: Nesneleri tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap. Sırça bir fanusa hapsolmak demek hayatla aranda şeffaf bir tabaka olması, her şeye tanık olmak ama hiçbir şeye temas edememek demektir. Her şeyi algılayabilmek ama…devamıSırça: Camdan yapılmış olan.
Fanus: Nesneleri tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap.
Sırça bir fanusa hapsolmak demek hayatla aranda şeffaf bir tabaka olması, her şeye tanık olmak ama hiçbir şeye temas edememek demektir. Her şeyi algılayabilmek ama hiçbir şeyi doğru düzgün hissedememektir. Çevrenizdeki insanları gözlemlersiniz. Aşklarını, kavgalarını, dertlerini, sevinçlerini, mutluluklarını… Ama siz bunları kendi hayatınızda hissedemezsiniz. Hatta insanların neye neden değer verdiklerini, neyi neden hissettiklerini bile anlayabilirsiniz ama yine de onların hissettiklerini hissedemezsiniz işte.
Sylvia Plath; yazmayı intiharından kısa süre önce bitirdiği romanı Sırça Fanus’ta o fanusu resmen üstümüze kapatır. Esther Greenwood ile birlikte o fanusun içinde havasızlıkla, temassızlıkla ve yalnızlıkla mücadele ederiz.
Esther, aslında hepimizin tanıdığı o başarılı, burslu ve her işin altından kalkan üniversite öğrencisidir. New York’un ışıltılı dergi ofislerinde staj yapan, en yüksek notları alan, herkesin "geleceği ne kadar da parlak" dediği o genç kadındır. Fakat bu başarı tablosu, fanusun dışından bakıldığında görünen bir illüzyondur sadece. O, bir yandan derslerine yetişip bir yandan şık davetlerde boy gösterirken; iç dünyasında, sırtındaki bu "potansiyel" yükünün altında ezilmektedir. Okul, kariyer, evlilik ve toplumun ondan beklediği tüm o "ideal kadın" rolleri, onun için birer hedeftir ama aynı zamanda birer prangadır. Prangadır çünkü neden o ideallere sahip olduğunu bilmez lakin bunlar aynı zamanda hedefidir çünkü Esther bunları açlıktan ölmek üzere olan birinin olgunlaşmış bir inciri istediği gibi ister. Bu bağlamda esther aslında içinde bulunduğu durumu İncir Ağacı Analojisi olarak adlandırılan bir metaforla tasvir eder:
Esther, hayatını dalları meyve dolu devasa bir incir ağacı olarak hayal eder. Her bir incir, ona el sallayan parlak bir gelecektir: Bir incir mutlu bir yuva ve çocuklardır; bir diğeri ünlü bir şair, öteki başarılı bir profesör, bir başkası ise dünyayı gezen bir seyyah... Hatta dalların ucunda, henüz ne olduğu bile tam anlaşılamayan ama ışıl ışıl parlayan daha nice incirler vardır.
Esther bu ağacın dibinde oturmuş, açlıktan ölmek üzeredir. Hangi inciri koparacağına bir türlü karar veremez; çünkü birini seçmek, diğer tüm ihtimallerin parmaklarının arasından kayıp gitmesi, onları sonsuza dek reddetmek demektir. O, hepsini aynı anda istemenin iştahı ve hiçbirini feda edememenin korkusuyla donup kalmıştır.
Zaman acımasızca akar. O karar veremedikçe, o muazzam incirler birer birer kararır, büzüşür ve Esther’in ayaklarının dibine, kara toprağa çürüyerek düşer. Sonunda ağaç çıplak, Esther ise açlıktan ölmek üzeredir.
Bu açıkçası oldukça trajik bir tablodur. Birazcık psikoloji mürekkebi yalamış herkesin fark edebileceği gibi İncir Ağacı Analojisi aslında mükemmelliyetçiliğin şairane bir tasviridir çünkü mükemmeliyetçilik burada sadece 'en iyiyi yapma' arzusu değil, aynı zamanda 'yanlış olanı seçme' korkusunun eylemsizliğe dönüşmesidir. Esther için bir yaşamı seçmek, geri kalan yüzlerce yaşamın cenazesine katılmak gibidir. O, her şeyi aynı anda elde edemeyeceği gerçeğiyle barışıp elindeki en iyi inciri seçmektense, hiçbir şeye sahip olmamanın o steril ve güvenli kederine sığınır. İşte **Sırça Fanus**, bu mükemmeliyetçiliğin camdan inşa edilmiş hapishanesidir. Fanusun içindeki hava giderek azalırken, dışarıdaki incirler birer birer çürür ve kişi belki de ömrünü ziyan eder.
Not: Sırça fanusun bir kendi kültürümüzdeki karşılığını görmek için Oğuz Atay'ın, Yusuf Ayılgan'ın karakterlerini inceleyebiliriz. Bireyin yalnızlığı ve psikolojik bozuklukları romantize etmesi evrenseldir.
Verdiği mesaj ve anlatmak istedikleri de çok sağlam olmasına rağmen sinematografisine, karakterlerine, hikâyeyi doğal anlatmasına âşık oldum filmin. Adeta bir Hakan Günday romanı izlediğimi hissettim. Bu tarz "yeraltı" karakterlere, olay örgütlerine ve sinematografisine sahip film önerileriniz var mı?
Bukowski okumak isteyenler için okuma rehberi: Bukowski'yi, edebiyatını ve karakter gelişimini anlamak için otobiyografik özellikler taşıyan bu dört kitabı okuyabilirsiniz: 1. Ekmek Arası: Çocukluk yılları 2. Factotum: Gençlik yılları 3. Posthane: Yetişkinlik dönemi 4. Hollywood: Yazarlık dönemi 5. Kadınlar: Genel…devamıBukowski okumak isteyenler için okuma rehberi:
Bukowski'yi, edebiyatını ve karakter gelişimini anlamak için otobiyografik özellikler taşıyan bu dört kitabı okuyabilirsiniz:
1. Ekmek Arası: Çocukluk yılları
2. Factotum: Gençlik yılları
3. Posthane: Yetişkinlik dönemi
4. Hollywood: Yazarlık dönemi
5. Kadınlar: Genel olarak Bukowski'nin hayatında iz bırakan kadınlarla ilişkilerinin anlatıldığı kitap.
+BONUS
6. Pulp (roman) (şiddetle önerilir)
Ayriyeten benim sevdiğim ve okumanızı önerdiğim kitaplar. Bu kitaplarda rasgele yazılmış yazılar var belli bir sıraya bağlı gitmenize gerek yok:
Kapalı bir kapıdır cehennem
Aşk