Arkadaşlar yazdığım kısa hikâye denemelerini paylaştığım bir blog hesabım var. Şu anlık 3 adet hikâye var içinde. Boş vaktiniz varsa okuyup eleştirilerinizi ve fikirlerinizi yazmanızı çok isterim. Linki profile sabitledim.
Yıllar sonra yeniden, gerek var mıydı be Serdar Abi?.. İlk film; o döneme dek Türk sinemasında örneğine pek rastlanmayan çiğ şiddetiyle ve gerçek bir trajediyi perdeye taşımasıyla son derece vurucuydu, çokça ses getirmişti. İzlerken ekran başında hiçbirimiz rahat oturamadık; çünkü…devamıYıllar sonra yeniden, gerek var mıydı be Serdar Abi?..
İlk film; o döneme dek Türk sinemasında örneğine pek rastlanmayan çiğ şiddetiyle ve gerçek bir trajediyi perdeye taşımasıyla son derece vurucuydu, çokça ses getirmişti. İzlerken ekran başında hiçbirimiz rahat oturamadık; çünkü gördüklerimizin soyut bir kurgudan ibaret olmadığını, sokağa çıktığımızda benzer bir dehşetin bizim de başımıza gelebileceğini iliklerimize kadar hissediyorduk. Çünkü benzer bir facia bizim gibi insanların başına gelmişti ve film de doğrudan o gerçeklikten besleniyordu. Bu yüzden IMDb’de 7.0 bandına oturan, insanların hakkını teslim ettiği kült bir iş oldu.
Lakin filmin asıl gücü, böylesi bir temayı ilk defa bu denli çıplak ve gerçekçi ele almasından geliyordu. Aynı hikâye ve şablon ufacık değişikliklerle yıllar sonra önümüze tekrar sürülünce bütün vuruculuğunu kaybetmiş. Zaten filmin tek iyi yanı o sarsıcılığıyken, bunu yitirdiği an ortada sinema deneyimi açısından tam bir hayal kırıklığı kalıyor. İlk filmin kadrosunda Nejat İşler, Hakan Boyav, Melis Birkan, Erdal Beşikçioğlu, Serdar Orçin gibi bu rollere son derece uygun usta isimler vardı. Faillerin serserilikleri, kendi aralarında konuşmaları ve lakayıt tavırları oldukça doğal ve başarılıydı. İkinci filmin oyunculukları kötü olmasa da yine de zikrettiğim isimler kadar usta oyuncu olmadıkları aşikâr. Üstelik filmin senaryosu da bu farka sebep oluyor bir noktada çünkü iki filmdeki faillerin profilleri de oldukça farklı. İlk filmde toplumun çoğu kesiminden dışlanmış, az paraya çok çalışmış ve toplumdan nefret eden serseri takımı görüyoruz. Failler bara öyle planlı bir baskın arzusuyla falan gelmiyordu; olayların fitili tesadüfen çıkan bir kavgayla ateşleniyor, adamların bastırılmış nefreti ve hayvani dürtüleri devreye girince iş adım adım linç ve tecavüze dönüyordu. Dolayısıyla organik hissettiriyordu. İkinci filmdeki failler ve motivasyonları ise bambaşka. Son derece zengin ve nüfuzlu ailelerin çocukları. Örneğin birisinin babası milletvekili diğerinin babası mafya inşaat baronu. Hayatlarında hiç sigortalı bir işte çalışmamış, hiç ezilmemiş ve hep kazanan tarafta olmuş orul orul orospu cocuklari. Ne insanlığa ne herhangi bir şeye hiçbir empati olmadan tamamen baba parası ve nüfuzuyla yer yüzünde cenneti yasamis oclar. Bara, taciz ettikleri bir kızın kendileri hakkında tweet atması üzerine tamamen saldırı ve işkence planıyla geliyorlar. Açıkçası bu yüzden ikinci film çok zorlama hissettiriyor. Failler kapıdan girince önümüzdeki bir saat boyunca neler olacağını zaten aşağı yukarı biliyoruz dolayısıyla hiçbir vuruculuğu kalmıyor.
Spoiler uyarısı, lütfen spoiler yememek için bu paragrafı atlayınız:
Açıkçası bu profil farkından dolayı ilk filmden katbekat daha kan dondurucu oluyor. Çünkü olaylardan sonra milletvekilinin oğlu olan kişi babasını arayıp olay yerine çağırıyor ve babası yanına emniyetten rütbeli birisini alarak geliyor. Orada çocuğuna tokatlar atıp arkadaşlarına bağırıyor sanki yanlışlıkla vazo kırmışlar gibi. Akabinde ise polis müthiş bir rahatlıkla ‘’ortalığı bayağı dağıtmışsınız gençler neyse halledilmeyecek iş değil.’’ diyerek gidip yalvar yakarışlarının arasında sağ kalanların kafasına sıkıyor ve güvenlik kamerası görüntülerini sildiriyor. Çocukları karşısına alıp alternatif bir senaryo yazıp çocuklara mahkemede beyan edecekleri ifadeyi ezberletiyor.
Filmin sonunda kanım o kadar dondu ki filmi durdurup dakikalarca kara kara düşündüm. İlk filmde hissetmediğim kadar dehşet içerisinde hissettim kendimi. Çünkü ilk filmdeki failler silah ya da kas gücü farkıyla bütün bu dominasyonu kuruyordu lakin ikinci filmdeki nüfuzlu piçlerin arkasında resmen devlet ve mafya var. İlk filmde mağdurlardan birinde bir tabanca olsaydı olayın seyri tamamen değişebilirdi ama bu orospu çocuklarından birisini vurduğun anda ertesi sabah kapında en az 4 siyah araba belirir muhtemelen. Polise gitsen memur çaresizce başını iki yana sallayıp ‘’Ah be kardeşim keşke hiç bulaşmasaydın. Hiçbir şey yapamazsın hiç uğraşma başın ağrımasın.’’ deyip yollarlar. Olay esnasında mağdurlardan biri, faillerin elebaşına ‘’Baban olmasa hiçbir bok değilsin.’’ deyince elebaşı da ‘’senin allahın benim lan!’’ diyor. Maalesef ikisi de haklı ama yalnızca birisinin sözü geçiyor, o da güçlü olanınki. Hayatta bazen öyle anlar oluyor ki karşınızdaki orospu cocuğuna bir seyler yapmak, kendinizi savunmak istiyorsunuz ama sanki karşı taraf allahmışçasına hiçbir şey yapamıyorsunuz. Filmi izlerken tek düşündüğüm benzeri bir durumda kalsam ben ne yapabilirdim?
Yine de bu tema zaten birinci filmde de işlenmişti daha iyi bir şekilde. Dolayısıyla izlemek isterseniz İlk Barda filmini tavsiye ederim. Bence bu filmin tek önemli yanı yaptığı eleştiri. Örneğin sokakta yardım arayan yaralı, tecavüze uğramış kadına ‘’Ya git akşam akşam bizi uğraştırma. Bizi belaya sokma.’’ diye kapıdışarı eden esnaf, her gün gündeme düşen bütün bu zulümlere sessiz kalan halkı simgeliyor. Mahkeme salonunda suçlular salınınca isyan eden halka tutuklama kararı çıkartan hâkim ise… İşin en acı kısmı mahkemeden sonra başka bir bara kutlamaya giden faillerden birisi yeniden bir kadına sarkıntılık etmeye başlayınca milletvekilinin oğlu ‘’Lan düzgün durun bende çıkış planı tükendi!’’ diyor. Yanıt olaraksa bir diğeri ‘’Olum sende bittiyse bizde var!’’ deyip kahkalar atıyorlar. Tabii ki kolpadan bir öldürme sahnesi var yine ama gerçek hayatta böyle bir şeyin asla olmayacağını biliyoruz. Yine de Serdar Akar’ı cesur mesajları için tebrik etmek gerek.
Son olarak, sinema deneyimi olarak bir hayal kırıklığı olmasının yanı sıra etik açıdan da son derece problemli bir devam filmi. Gerçek hayattaki trajedinin mağdurları daha ilk filmin çekilmesinden bile son derece rahatsız olmuşken, olayın tamamen unutulmasını ve kapanmasını istemişken Serdar Akar’ın yıllar sonra kalkıp ikinci bir *Barda* çekmesi tek kelimeyle çirkin bir hareket. İlk filmin popülaritesini hesaba katınca, geriye bu projenin tek motivasyonunun ticari kaygılar olduğu düşüncesi kalıyor ki bu da durumu etik açıdan çok daha vahim kılıyor.
FİLMDEN BAĞIMSIZ KAMUSPOTU:
Arkadaşlar hayatın doğal akışındayken bu tarz kriz senaryoları bize çok abartılı ve gerçekdışı geliyor fakat sizin de bildiğiniz üzere böyle senaryolar yaşanıyor maalesef. Yıllarca böyle bir problem olmadan hayat devam etse de tek bir kötü gün geri kalan yılları sıfırlayabiliyor neredeyse. Daha geçtiğimiz ay bir arkadaşım milyonlarca lira gasp edildi ve bıçaklandı. Hayalet gibiydi onu son gördüğümde. Keza ben de yaşamıştım çıtırdan bir şeyler, aylarca ruh gibi gezdiğimi ve her siyah passat gördüğümde tetiklendiğimi hatırlıyorum. Özellikle kadınlar, taşıması yasal olan ve 200-300 tl gibi fiyatlara satılan biber gazından bir tane edinmeli ve nasıl efektif kullanıldığını internetten/yapay zekâdan öğrenmeliler mutlaka. Mümkünse uzun vadede jiujitsu, mma, boks/kick boks, muay thai, güreş gibi sporlardan birisinin kursuna gidip eğitim almalı birkaç yıl. En önemlisi ise pek fazla risk almadan, kavgaya belaya bulaşmadan yaşamayı bir alışkanlık hâline getirmek. Filmde tefeciden borç alıp atlatan, mağdurların en belalısı gözü kara arkadaş bile en başından beri faillere ‘’Abi özrünüzü dilettiniz nolur gidelim’’ diye yalvarıyordu.
Yazarımız Ahmet Ay, 12 yıl boyunca Nesil Yayınları’nda editörlük yapmış, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmış biri. Dolayısıyla sektörü yakinen tanıyan birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kitap da zaten deneme formatında kaleme alınmış; hap bilgiler veren katı bir kılavuz ya da…devamıYazarımız Ahmet Ay, 12 yıl boyunca Nesil Yayınları’nda editörlük yapmış, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmış biri. Dolayısıyla sektörü yakinen tanıyan birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kitap da zaten deneme formatında kaleme alınmış; hap bilgiler veren katı bir kılavuz ya da kuralcı bir yönerge gibi ilerlemiyor. Sayfaları çevirirken sektörü hem yazar hem de editör gözünden yıllarca tecrübe etmiş bir abiyle oturup sohbet ediyormuş gibi hissediyorsunuz.
Kitabın başlarında yazar, yayıncılık pratiğinden ziyade yazma eylemine dair hislerini ve kişisel motivasyonunu ele alıyor. Sohbet havasında yazıldığından dolayı başlarda keyifle okunsa da sürekli soyut ve öznel şeylerden bahsedildiği için bir yerden sonra sıkmaya başlıyor. **Üstelik kitap, yazarlık konusunda kendinizi nasıl geliştireceğinize dair nokta atışı yöntemler de sunmuyor; daha ziyade hemen her yerde karşınıza çıkabilecek genel geçer tavsiyeler (düzenli okumak, düzenli yazmak, yazdıklarını başkalarına eleştirtmek gibi) etrafında dönüyor.** Bunlara ek olarak sıklıkla başvurulan ağdalı kelimeler okumayı büsbütün güçleştiriyor.
Kitabı okurken ikide bir günümüzde kullanılmayan, Arapça kökenli eski kelimelerle karşılaşmak bir yerden sonra sinir bozucu oluyor. Okurken sık sık "ihtiza, inkisar, inkişaf, terakki, münkabız, medar, şiar, sair" gibi sözcüklerle karşılaştım. Kitabı okurken anlamını bilmediğim sözcükleri daire içine almıştım; üşenmeyip sayınca tam 82 kelime işaretlediğimi gördüm. Bu kadar metruk (halkın kullanmadığı) kelimenin kullanılması ister istemez tempoyu düşürüyor ve bir yerden sonra insanı acayip bıktırıyor. Üstelik, bunların çoğu Türkçede çok daha yaygın karşılıkları varken tercih edilmiş. Örneğin, doğrudan "Radikal şeyler söylemeye meyilli/eğilimli bir yanım var," demek yerine "meyyal bir yanım var" denmiş. Bazen de "...olarak isimlendiririm," yerine "...olarak tesmiye ederim," diyerek cümle gereksiz yere uzatılmış. Yine de bu durum günün sonunda çokça yeni kelime öğrenmemize vesile olduğu için tam olarak bir eksi sayılmaz ki ben özellikle ‘’bir şeyi muadillerinden ayırt eden belirgin özellik’’ anlamına gelen ‘’şiar’’ kelimesini çok beğendim.
Sektöre dair somut tavsiyeler yaklaşık yüzüncü sayfada başlıyor. Benim de aklımda kaldığı kadarıyla bu tavsiyeleri şu şekilde özetleyebilirim:
-Editörlerle iyi anlaşmaya çalışın. Onlar kitabınızı rezil de edebilir vezir de.
-Kitabınıza özenin. Basit yazım hataları vb. şeylerden kaçının ki bunu yapmazsanız editörünüz veya redaktörünüz sizin kitaba özenmediğinizi düşünerek size olan ilgisini ve tahammülünü kaybedecektir. Bu da sektördeki isimlerin isminize mesafeli yaklaşmasına sebebiyet verebilir.
-Sektöre doğrudan roman, şiir gibi büyük eserlerle girmek yerine deneme yazıları yazarak isminizi önce sektörde duyurmak ileride yayımlatmak istediğiniz eserler için kolaylık sağlayacaktır.
-Bir yayınevine dosya gönderirken dosyanızın çalınacağına dair endişeleriniz varsa dahi bunu yayınevine belli etmek yerine gidip noter gibi gerekli yerlerden eserinizi tescilleyin. Yayınevine belli etmek yalnızca güven kırıklığına sebebiyet verecektir.
-Aynı anda birden fazla yayınevine eserinizi göndermeyin ya da bu yayınevlerinden birisinden kabul aldığınızda diğerlerine durumu bildirin. Aksi takdirde yayınevlerinin karşı karşıya kalma ihtimali oluyor ve bu da isminiz için oldukça kötü bir durum.
-Kitabınız konusunda tutucu olmayın. Editör sektörü iyi tanıyan kişidir dolayısıyla eserinizde yapılacak bazı değişikliklerin pazarda daha olumlu geri dönüş sağlayacağını söylüyorsa ona itimat edin. Kapak tasarımı konusunda grafikere güvenin.
-Sürekli yazın. Bazen hedefsizce bazen ilham içerisinde.
-Eserinizi, eserinize uygun bir yayınevine gönderin. Aksi takdirde doğrudan red yanıtı alabilirsiniz.
-İlham gelmediğinde yazıyı bitirmek için hırs yapmayın. Böyle yaparsanız yazının potansiyelini öldürebilirsiniz.
Sektörde oldukça tecrübeli sevdiğiniz bir abinizle yazarlık üzerine sohbet etmek gibi bir kitaptı, okuması keyifliydi. Rafine bir rehber ya da kılavuz beklentisiyle değil de bu beklentiyle okursanız memnun kalabilirsiniz.
On sekiz öyküden oluşan bu derleme, Aziz Nesin’in trajikomik üslubuyla dönemin İstanbul’una ve Türkiye sosyolojisine keskin bir ayna tutuyor. Yazar; yoksulluğu, bürokratik açmazları ve küçük insanın hayatta kalma çabasını mizahla örerken, toplumun ikiyüzlülüğünü ve insan zaaflarını sert bir hicivle görünür…devamıOn sekiz öyküden oluşan bu derleme, Aziz Nesin’in trajikomik üslubuyla dönemin İstanbul’una ve Türkiye sosyolojisine keskin bir ayna tutuyor. Yazar; yoksulluğu, bürokratik açmazları ve küçük insanın hayatta kalma çabasını mizahla örerken, toplumun ikiyüzlülüğünü ve insan zaaflarını sert bir hicivle görünür kılıyor. Yalnızca bir dönemin panoramasını çizmekle kalmayan, yarattığı tiplemeler ve güçlü diliyle bugünün toplumuna da doğrudan dokunan, güncelliğini hâlâ koruyan ve okuması oldukça keyifli bir seçki.
Okuması aşırı keyifli yalın, dürüst, samimi ve renkli Nejat İşler otobiyografik anı derlemesi. Sırası düzenli olmamakla birlikte çocukluk, ergenlik, gençlik, sinemaya dair anıları var. Ankara’da lise yurdundayken ucuz şarap-bira-sigara kombosu eşliğinde hayat ve edebiyat üzerine sohbet ettiğimiz birkaç ‘yazar’ arkadaşım…devamıOkuması aşırı keyifli yalın, dürüst, samimi ve renkli Nejat İşler otobiyografik anı derlemesi. Sırası düzenli olmamakla birlikte çocukluk, ergenlik, gençlik, sinemaya dair anıları var.
Ankara’da lise yurdundayken ucuz şarap-bira-sigara kombosu eşliğinde hayat ve edebiyat üzerine sohbet ettiğimiz birkaç ‘yazar’ arkadaşım vardı. Bir yandan yeni geldiğimiz bu şehre alışmaya çalışıyor, diğer yandan yeni içinden çıktığımız deprem hengamesini arkada bırakmaya çalışıyor ve şehirdeki insanların depremzedelere sağladığı pozitif ayrımcılığın dibini ekmekle sıyırıyorduk. İşte tam bu zamanlarda Kaybedenler Kulübü izlemiştik ve o kadar sevmiştik ki kendi aramızda sık sık rp’ler yapıyor, hayatı Nejat İşler gibi yaşamamız gerektiğine inanıyorduk. Tam o sıralarda o arkadaşlarımdan birisinin doğum gününde sevgilisi ona bu kitabı hediye etmişti. Acayip kıskanmıştım. Yıllar sonra eski edebiyat hocamın açtığı sahafta “50₺” etiketinin olduğu bir kutuda gördüm kitabı ve beynimden vurulmuşa döndüm. Kitabı hemen aldım ve başkası alır korkusuyla yanımdan ayırmadım hocamla sohbet ederken.
O arkadaşlarımla çok iyi vakit geçiriyordum ve kafalarımızın uyuştuğunu düşünüyordum. Bir gün sebepsiz sessiz sedasız sayansız hayatlarından çıkarttılar beni. İlk başta çok üzülmüş sebebini çok merak etmiştim sonra haklı olduklarını anladım ve merak etmeyi bıraktım.
-
İnsanların ha-, yani anıları böyle ffışt hemen gidiyor tamam mı? Saçma! Benim aklımda. Bazılarının aklında hâlâ.
Herkesin dolabında bir tane ceset var. Görüşürüz.
Kurgu bir eser değil de Jack London’ın bizzat kendisinin yaşadığı bir serüveni anlatmasından dolayı Jack London’la doğrudan bağ kurduğumu hissettim ve bu yüzden bu kitabı çok sevdim. Kitapta Jack London, henüz daha 18 yaşındayken bir ‘hobo’ olarak beş parasız evinden…devamıKurgu bir eser değil de Jack London’ın bizzat kendisinin yaşadığı bir serüveni anlatmasından dolayı Jack London’la doğrudan bağ kurduğumu hissettim ve bu yüzden bu kitabı çok sevdim.
Kitapta Jack London, henüz daha 18 yaşındayken bir ‘hobo’ olarak beş parasız evinden çıkıp Amerika’nın büyük bir bölümünü kah trenlere kaçak atlayarak kah ufak bir salla nehirlerden yüzerek dolaşmasını anlatıyor.
“Hobo da ne demek?” diye soruyorsanız efendim, kitap tam da bunu konu alıyor! Evsiz gibi bir Türkçe karşılığı olmasına rağmen daha çok ‘çalışmak istemeyen ve geçimini dilenerek ücretsiz şekilde sağlayan’ insanları kast ediyor. Jack London’ın da bir gün memleketinde es kaza tanıştığı genç hobolardan etkilenmesi üzerine onlar gibi dünyayı gezip dolaşmak istiyor ve bu yolculuğa çıkıyor.
Yazarın eğlenceli ve akıcı anlatımıyla da kitap oldukça sürükleyici ve hızla okutuyor kendisini.
Jack London’ın henüz 18 yaşındayken kalkıştığı maceraları okuyunca 40 yaşında vefat etmesine rağmen kısa ömrüne nasıl elliden fazla sürükleyici macera kitabı sığdırdığı anlaşılabiliyor.
Ayrıca burada kitabın çevirmeni Levent Cinemre’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Hayatını neredeyse Jack London’a adamış bu usta çevirmen kitabın sonuna 28 sayfaya tekabül edecek şekilde “Çevirmenden ilgilisine paylaşım” başlığıyla 59 ufak not bırakmış! Bu notlarda kimi zaman doğrudan Jack London’ın hayatından hikâyeyi zenginleştiren olaylar ve anılar kimi zaman hoboluk kültürüne dair aydınlatıcı bilgiler kimi zamansa döneme dair bilgiler var. Kesinlikle okuma deneyiminizi çok iyileştiriyor ve zenginleştiriyor. Kitabı okuyacaksanız mutlaka İş Bankası Yayınları’ndan okuyunuz.
Spoiler içeriyor
Evet deseydi o şahısla yasayacagimiz iliski 💕😍 Artık korku yapımlarında Jumpscare’lar yerine rahatsız ediciliğin kullanıldığı bir dönemdeyiz. Bu filmde Uncanny Valley etkisini çok iyi kullanarak bizi bol bol diken üstünde tutuyor ve korkutuyor. İşlediği konu ve bunu gerek detaylarla gerek…devamıEvet deseydi o şahısla yasayacagimiz iliski 💕😍
Artık korku yapımlarında Jumpscare’lar yerine rahatsız ediciliğin kullanıldığı bir dönemdeyiz. Bu filmde Uncanny Valley etkisini çok iyi kullanarak bizi bol bol diken üstünde tutuyor ve korkutuyor. İşlediği konu ve bunu gerek detaylarla gerek ise sahnelerle anlatışı ise muazzam. Dolayısıyla günün sonunda 750.000 dolar gibi cüzi bir miktarla çekilen film 2026’nın en iyi korku filmlerinden biri olarak gösterildi ve maliyetinin 540 katı kadar para kazandı. Peki bunu nasıl yaptı?
Burdan sonrası spoiler içerir, izlemediyseniz okumayın lütfen 🫶
Bilinçsizce tutulan bir dileğin uhrevi bir güce sahip olması ve gerçekleşmesi konsepti aşır iyiydi. Nikki karakterinin gittikçe daha da tuhaflaşması tempoyu arttırdı. Filmi korkutucu kılan en önemli detaylardan birisi Nikki’nin hâlâ bir yerlerde bilinç sahibi olmasıydı ve aslında bedeni kontrol eden kişinin başka bir şey olmasıydı. Bunu hem “O uyuyor. Lütfen beni öldür!” sahnesinde hem de arkadaşlarla oyun oynandığı gecede kendisine vurmadan önce söylediği sözlerde gördük. Tam Lovecraft vari bir kozmik korku bence. Açıkçası buna çok benzer temada bir korku hikâyesi yazmıştım zamanında dolayısıyla zaten ilgimi çeken bir konuydu ve burada da çok güzel işlenmişti.
Filmin en vurucu yanı ise filmde asıl kurbanın incel bear pici değil de Nikki olmasıydı. Film bunu aslında başlangıçta da bazı detaylarda veriyor izleyiciye: Mesela Bear kutunun arkasındaki numarayı dilek hakkında bilgi edinmek için aradığında dileği tutan kişi ölürse dileğin bozulacağını öğreniyor ama dilek tutulan kişi ölürse ne olacağı konusu hiç geçmiyor. Ben Nikki’yi öldürmenin de bir seçenek olduğunu düşünmüştüm ama hiç filmde değinilmedi o tarafa. Zaten sahneler ilerledikçe asıl obsesif ve kötü karakter olan kişinin Bear pici olduğunu fark ediyoruz. Arkadaşlarla olan sahnede Nikki’nin okuduğu Hansel ve Gratel şiiri bize aralarındaki durumu Nikki’nin çarpıtılmış benliğinin perspektifinden anlatıyor aslında:
"Hava, gece kuşunun uzaktaki çağrısıyla doluydu, yüzü gizlenmişti ama göğsüme baktığını biliyordum.” - Bear’ın incel bir piç olduğu için Nikki’ye hislerini hiçbir zaman söylememesi ama gizliden gizliye onu arzuladığından bahsediyor.
"Karından daha fazlasıyım, kız kardeşinim" - Filmin başlarında Sarah’tan Nikki’nin Bear’ı her zaman kardeşi gibi gördüğünü öğreniyoruz. Dilekten sonra ise bu durum değişmese de Nikki gittikçe saplantılı hâle gelmeye başlayınca Nikki’nin zihin dünyasında bu ilişkinin aşka evrilmediğini aslında ensest bir ilişki olarak gördüğü anlatılıyor.
"Hansel irkildi ve kapı koluna uzandı. Fakat burayı terk etmeyeceğini, daha önce birçok gece olduğu gibi pes edeceğini ve içimde olmayı seçeceğini biliyordum." - Bear her ne kadar Nikki’nin tuhaf davranışlarından korkup uzaklaşmak istese de yine de Nikki’ye saplantılı olduğu için onu bırakmayacağını, ve her şeye rağmen Nikki’yle cinsel ilişkiye gireceği anlatılıyor.
"Eğer öyle olmazsa onun etli ön kolunu soyar, bir meyan kökü çubuğu gibi yuvarlar ve eti bacaklarımın arasına sokardım."- Zaten Bear istese de istemese de bu cinsel birleşmenin her türlü yaşanacağını, gerekirse Nikki’nin Bear’ın penisi yerine başka bir uzvunu kullanacağı anlatılıyor.
"Sadece bir söğüt ağacının dalının çağrıştırabileceği aşk" - Sadece One Wish Willow Nikki’yi erkek kardeşi gibi gördüğü Bear’a âşık edebilir.
Bu durumun aslında Nikki için ne kadar korkunç olduğunu fark ediyoruz sonlara doğru. Bear’la cinsel ilişkiye girerken buz gibi kaskatı kalması vs.
Filmi izlerken tek eksinin Bear malının çok mal olması olduğunu düşünmüştüm. Kız ölmüş kedini sandviç yapıp sana yediriyor, kapını bantlıyor, kendini yaralıyor vs. vs. sen hâlâ ciddiye alıp uzaklaşmıyorsun… İster istemez Bear’la empati yapmaya çalıştığım için filmi izlerken Bear’ın mantıksız davranışları beni çileden çıkartmıştı ama Bear’ın Nikki’den uzaklaşamamasının asıl sebebinin Bear’ın hikâyedeki obsesif kişi olduğunu fark edince taşlar yerine oturdu.
Filmin asıl kötü karakterinin, canavarının Bear olması filmin en güzel yanı ve sağlam bir ters köşeydi bence. Bear bütün ilişki boyunca Nikki’nin rızası olmadan bedenini ve duygularını istismar ediyor. Bir noktada bunu fark etse bile durumu sonlandırmak veya düzeltmek değil Nikki’nin gerçekten âşık olmasını istiyor. O kadar yaralamaya dışkıya kedi pişirmesine rağmen hâlâ vazgecemiyor inanılmaz bir saplantı yani ne olursa olsun kızla kalacak oe.
En sonunda ise kendini öldürmeye çalışıyor ama ona bile cesaret edemeyip haplara yöneliyor sonra ondan da korkup kendisini kusturmaya çalışıyor. Ve bütün bu intihar girişimlerini yaparken öldüğünde dileğin bozulacağını ve Nikki’nin anında bilinçlenerek bütün bu korkunç gerçeklikle baş başa kalacağını bilerek yapıyor nitekim de öyle oluyor. Çok büyük oesin bear çok…
Bütün film aslında Bear picinin Nikki’ye saplantılı olup Nikki’nin hayatını mahvetmesini anlatıyor.
“I’m your freak Nikki!”
Rıfkı: King isimli iskambil oyununda Kupa Papazına verilen isim Rıfkı Almaz: King adındaki iskambil oyununda, Rıfkı’yı (oyundaki en büyük cezayı) yememe kuralıdır. Bu kuralı seçen oyuncular o tur boyunca Rıfkı’yı yememeye çalışır. ‘’-Bir kilo uyuşturucu... -Evinden kaçmış genç bir kadın...…devamıRıfkı: King isimli iskambil oyununda Kupa Papazına verilen isim
Rıfkı Almaz: King adındaki iskambil oyununda, Rıfkı’yı (oyundaki en büyük cezayı) yememe kuralıdır. Bu kuralı seçen oyuncular o tur boyunca Rıfkı’yı yememeye çalışır.
‘’-Bir kilo uyuşturucu...
-Evinden kaçmış genç bir kadın...
-Bir torba dolusu mücevher...
-Kendine ait olanı geri almaya çalışan bir mafya babası...
-"Hatır borcu" ödemesi gereken bir komiser...
-Son işini yapmak üzere güne başlayan bir kurye...
Ve tüm olan bitenden habersiz hayatlarını eğlence, şamata ve "karı kız" peşinde koşarak geçirirken, boylarını fersah fersah aşan bir kovalamacaya bulaşan iki genç adam…’’
Hikâye aşağı yukarı böyle. Kitap boyunca bu iki genç adamın bulaştıkları belalardan yırtmaya, tabiri caizse ‘’rıfkıyı almamaya’’ çalışmalarını okuyoruz. Sürükleyici olay örgüsü ve eğlenceli, basit dili sayesinde bir çırpıda okunuyor kitap. İlerleyen sayfalarda ne olacağını merak ediyorsunuz sayfaları çevirirken.
Kızılay’da yeraltı çarşısındaki metro kitapevinde, üzerinde ‘’50TL’’ etiketi olan bir sepette buldum kitabı. Tam da güzel kitapların fahiş fiyattan satılmasına yakınırken denk geldiği için şans vermek istedim. İyi ki de vermişim!
‘’Arabanın arkasında, sırtüstü yerde yatıyor. Yüzü bana dönük. İki büklüm. O çok sevdiği buz rengi Loft kotunun sol bacağı siyahımsı kırmızı. Buz rengi olan tek şey Bora'nın yüzü, kot pantolonu değil. Kanlar içindeki bacağını tutuyor iki eliyle. Ben arka koltukta yüzüstü yatıyorum...
Günlerden pazartesi, 13 Nisan 1998... Tam tamına 28 yıl önce bugün,Astronot Jim Lovell, Apollo 13'ten NASA Komuta Merkezi'ne "Houston! Bir sorunumuz var!" diyordu. Oğlum Houston yetiş! Bizim sorun çok daha büyük!’’
Aşırı aşırı güzel bir kitap. Özellikle psikoloji bölümü okuyanlar kesinlikle okumalı. Kitap toplumda yaygın olan ve çoğu insanın ilişki, sosyal veya iş hayatında deneyimlediği ve yaşam kalitelerini düşüren bazı problemlerin kökenini rahat ve gündelik bir dille; sohbet havasında çok güzel…devamıAşırı aşırı güzel bir kitap. Özellikle psikoloji bölümü okuyanlar kesinlikle okumalı. Kitap toplumda yaygın olan ve çoğu insanın ilişki, sosyal veya iş hayatında deneyimlediği ve yaşam kalitelerini düşüren bazı problemlerin kökenini rahat ve gündelik bir dille; sohbet havasında çok güzel anlatıyor.
Fakat basit bir dil kullanması sizi yanıltmasın, hem konular detaylı işleniyor hem de sık sık psikolojik kavramlar kullanılıyor. Dolayısıyla bu kavramları bilmiyorsanız muhtemelen okurken pek bir şey anlayamazsınız. Dolayısıyla kitabı tabiri caizse "şezlongda yatarken" değil de zihninizin açık olduğu bir vakitte okumalı, bilmediğiniz bir kavramla veya anlamadığınız bir cümleyle karşılaştığınızda kitabı kenara koyup o kavramı araştırmalı veya cümleyi yapay zekâya (tabii sormadan anlamlandırana kadar duvara bakmak da bir seçenek) falan sormalısınız. Aksi taktirde yorgunken veya kısıtlı zamanınız varken kitaptan verim alamayabilirsiniz.
Genel olarak kitap psikolojiyle tanışmak için değil ama psikokojinin akademik dünyasına giriş yapmak için iyi bir kaynak. Herkese tavsiye edilir 💯
Sevdiğim birkaç alıntı:
’'Sevgiye sahip olabileceği umudunu taşıyan insan ona sahip olduğunu sandığı anda boşluğa düşer ve sahip olabileceği yeni şeyler arar. Yaşayan süreçlere sahip olmak istemenin o süreci yok ettiğini göremediği için de bu böylece sürer gider.’’ Belki de bilge Bukowski baba bu yüzden mezar taşına "Don't Try" yazdırdı..
‘’Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısır döngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar. Bu bölüme kadar anlatılanlar okuyucuya, insanın kendisini gerçekleştirme yollarını hangi nedenlerle ve nasıl kapatmakta olduğunu açıklama amacını taşımaktadır. Bir insanın kendi kısırdöngülerinin tümünü görebilmesi, gerçekleşmesi olanaksız bir durumdur.’’
Ankara'da Kızılay metro kitap çarşısında dolaşırken öylesine gördüğüm, üstünde 50₺ yazdığı ve Ali Lidar'ı da bildiğim için düşünmeden aldığım ve beklentimin çıtırdan olduğu bir kitaptı ama okuyunca hayal kırıklığına uğramadıysam da bir tatsızlık hissi çöktü bünyeye. İçindeki birkaç yazı hariç…devamıAnkara'da Kızılay metro kitap çarşısında dolaşırken öylesine gördüğüm, üstünde 50₺ yazdığı ve Ali Lidar'ı da bildiğim için düşünmeden aldığım ve beklentimin çıtırdan olduğu bir kitaptı ama okuyunca hayal kırıklığına uğramadıysam da bir tatsızlık hissi çöktü bünyeye.
İçindeki birkaç yazı hariç diğerlerini pek beğenmedim. Hepsi aynı gibi geliyor yüzeysel acı ve depresiflik anlatısı...
Sanırım somut bir anlatı olmadan sadece deneyimlenen olumsuzluğu aktarmak ilgi çekici veya akıcı olmuyor. Üstüne üstlük bilinmeyen eski kelimelerin sık ve çok da gerekli olmadan kullanılmasına biraz ayar oldum.
Sevdiğim birkaç hikâyeyi su sekil bıraktım aşağıa:
İsmail'in kendi kendine delirmişliğinie dair hayat hikâyesi
Körkütük Aşk
İstanbul Ağrısı