Spoiler içeriyor
“Kadife çiçeklerinin yetişmemesinin sebebinin, Pecola’nın öz babasının çocuğuna hamile kalması olduğunu düşünmüştük o zamanlar.” kitabın bu noktaya varacağını bilerek, içinizde bir huzursuzlukla okuyorsunuz metni. Anlatıcılarımız iki küçük kız, Claudia ve Frieda. bu bir tesadüf mü? rastgele yapılmış bir şey mi?…devamı“Kadife çiçeklerinin yetişmemesinin sebebinin, Pecola’nın öz babasının çocuğuna hamile kalması olduğunu düşünmüştük o zamanlar.” kitabın bu noktaya varacağını bilerek, içinizde bir huzursuzlukla okuyorsunuz metni.
Anlatıcılarımız iki küçük kız, Claudia ve Frieda. bu bir tesadüf mü? rastgele yapılmış bir şey mi? pek sanmıyorum. ana teması beyaz adamların dünyasında siyahi olmanın icsellestirilmis ırkçılığı olan bir kitabın anlatıcısının iki küçük siyahi kız olması elbette bir tesadüf değil. henüz yeni yeni anlamlandırmaya başladıkları bu dünyanın kendilerini çirkin hissettirmek ve bunu kabul ettirmek için gösterdiği çabaya tanıklık etmemiz için olmuş olacak ki anlaticimiz iki küçük kız.
bu kabul ettirme durumunu daha iyi kavrayabilmeniz için kitaptan bir alıntı bırakıyorum:
"İnsan onlara bakınca neden bu kadar çirkin olduklarını merak ederdi; daha yakından bakınca da sorunun kaynağını bulamazdı. Ardından çirkinliğin tam da çirkin olmalarına inanmalarından kaynaklandığını anlardı”
ailesinin maddi yetersizliği sebebiyle başka bir ailenin yanına geçici bir süre ile bırakılan Pecola, Frieda ve Claudia ile tanışır. beyazların dünyasında üç siyahi kız çocuğu olmanın yükünü birlikte sırtlanırlar. yılbaşında alınan oyuncak bebekleri parçalamak, onları güzel yapıp kendilerini çirkin yapan şeyi sorgulayip öfke duyarlar fakat içlerinden sadece biri bu durumu kabullenir, Claudia. çirkin olduğunu reddetmese bile bir beyazın da sırf beyaz olduğu için güzel olduğu gerçeğini tüm benliği ile reddeder. bunun kodlanmış bir gerçek olduğunu, dolayısıyla asılsız olduğunu bilir fakat durum pecola için pek de öyle değildir. daha küçük yaşlarında babası tarafından tecavüze uğramış, annesi tarafından çirkin ve işe yaramaz görülüp bir kenara bırakılmış bir çocuk, pecola için hayat hiç de katlanılabilir değildir. belki mavi bir çift göze sahip olabilseydi annesi onu güzel bulabilir, arkadaşları sevip sayabilirdi. mavi bir çift göze sahip olabilseydi belki görünür olabilirdi
aşık olmak, mutlu bir yuvaya sahip olmak, hoş bulunmak beyazlara özgü bir durumdu. siyahilerinse bu duyguları ne tatmaya ne de artık sürdürmeye hakkı vardı. yıllardan süregelen köleci, ırkçı tutumun siyahi insanlar üzerindeki etkisi buydu işte. hiçleşme. fark ettiyseniz yazının hiçbir noktasında siyahilerin uğramış olduğu ırkçılıktan bahsetmeme rağmen beyaz bir insandan bahsetmedim, çünkü yok. onun aksine görünmez bir beyaz adamın gölgesi var siyahi insanlarin üzerinde. metin boyunca beyaz bir insanla muhatap olmamalarına karşın hayatları sürekli beyaz bir insanın emrindeymiscesine, itaat ederek geçiyor. hiçleşme derken bundan bahsediyorum işte. icsellestirilmis bir ırkçılık, eziklik duygusu. içten bir mahvedis. pecola'nin babası tarafından uğradığı taciz ise bize sömürge kişiliğin baskı altinda uğradığı sapmalari, çirkinlikleri en net biçimde gösterir halde. Pecola'nin hayatı boyunca dilediği mavi göz ve beyaz tense çağımızın ve iki tarafın, beyaz ve siyahın birbirine karşı kurduğu hastalıklı takıntının çok net bir sembolü
açıkçası okuduğum için şanslı ve özel hissettiğim ender kitaplardan zira kolay kolay raflardan falan bulamazsınız bu kitabı. pek çok anlamda ufkunuzu açıp her sayfasıyla sizi doyuracak bir kitap bu yüzden özellikle yazmak istiyorum okunması gerektiğini. okurken aldığım birkaç not var onları ekliyip bitiriyorum, sevgiler💗
"yalanları baştan düzenleyerek adını hakikat koyduk"
"Toprak bazı çiçek türlerine kötü gelir. Bazı tohumları asla beslemez, bazı meyveleri asla yetiştirmez."
"Onun çirkinliğinin üstüne bindiğimizde hepimiz çok güzeldik. Sadeliği bizi süsledi, suçu günahlarımızdan arındırdı, çektiği acı sağlıkla ışıldamamızı sağladı, acayipliği sayesinde mizah anlayışımız var zannettik. Onun konuşmaması kendimizi dilbaz sanmamizi sağladı. Yoksulluğu bizi bonkör kıldı. Karabasanlarini bile kendi kabuslarimizi bastırmakta kullandık. O da bize izin verdi, böylelikle onu hor görmemizi hak etti. Egolarimizi onun üzerine biledik, karakterlerimizin içini onun kırılganlığıyla yumuşacık doldurduk ve güçlü olduğumuz yanılsamasıyla esnemeye koyulduk."