Eğer bu filmi, yönetmenini bilmeden izlemeye başlasaydım ilk 10 dakikasında kesin Radu Jude filmi derdim. Tekniği ve fark yaratan kurgusuyla, sıra dışı filmlerin yönetmeni olarak görüyorum kendisini. İlk olarak Onur Ataoğlu’nun o kendine has üslubuyla tanıttığı, Altın Ayı ödüllü “Kaçık…devamıEğer bu filmi, yönetmenini bilmeden izlemeye başlasaydım ilk 10 dakikasında kesin Radu Jude filmi derdim. Tekniği ve fark yaratan kurgusuyla, sıra dışı filmlerin yönetmeni olarak görüyorum kendisini. İlk olarak Onur Ataoğlu’nun o kendine has üslubuyla tanıttığı, Altın Ayı ödüllü “Kaçık Porno” filmiyle tanımıştım. Bu filmini ise daha sevdim ve sinemaseverlere tanıtayım istedim.
Rumen yönetmenimizin filmleri sert, hem de bayağı bir sert, eleştiri dozu yüksek. Gözünüze soka soka dünyanın çürümüşlüğünü, derdini anlatmaya çalışıyor. Ama bunu oldukça farklı bir teknikle yapıyor. Bir tarafta iç bunaltısıyla izlerken, kara komediyle güldürüp, sarsıyor. Dolayısıyla, filmi hiç sevmeme ihtimaliniz de var. Provokatif film yapıcılarının enlerinden bana göre (çok mu abarttım).
“Kaçık Porno” filminde olduğu gibi, bu filmin de kahramanı kadın. Her iki filmin de feminist bir dili var ve çürümüşlük kadınlar üzerinden bize aktarılıyor.
Filmi izlerken ülkemizden, yaşadığımız çevreden çokça benzer şeyler bulmak mümkün, çünkü kapitalizminin acımasızlığı ve bildik insanlık halleri her yerde aynı. Ne yazık ki bunu artık normalimiz olarak görüyoruz.
Film iki farklı zaman dilimini içeriyor ve her iki zaman dilimindeki benzer olaylar paralel geçişlerle bize sunuluyor. Angela isimli kadın kahramanlarımız, her iki zaman diliminde de mevcut, hatta üçüncü bir Angela’yı ilerleyen zamanda yaşlanmış ve şişmanlamış olarak göreceğiz.
Yönetmen, şimdiki zamanı siyah beyaz puslu ve kasvetli olarak bize sunuyor. Bir firmada prodüksiyon asistanı olarak çalışan kadın kahramanımız Angela’yı iki saate yakın bir süre yakın cepheden araba kullanırken izliyoruz, ama bu bildik bir yol filmi hiç değil.
Angela’nın yeni görevinde, çok uluslu bir şirketin, iş yeri güvenliği videosu için pek çok aile ile görüşmesi ve çekimler yapması gerekiyor. Kısa sürede tamamlaması gereken bu görev sürecinde, aşırı yorgunluğuna tanık oluyoruz. Uykusuz halde sürekli direksiyon başında, 16 saate varan çalışma saatleriyle, zamanında alamadığı maaşıyla, koşulların ağırlığıyla, çevresel faktörlerin getirdiği olumsuzluklarla da çok öfkeli. Angela ağzından düşürmediği sakızı ve küfürleriyle, yaşadığı hayata meydan okumaya çalışıyor. Ayrıca, yaşadığı hayata ve düzene olan öfkesini, sosyal medyada, Bobita ismiyle kurduğu hesaptan kusuyor. Ama ne kusmak, yenilir, yutulur gibi değil. Bu durum, Angela’nın alter-ego diye tanımlayacağımız, ikincil karakteriyle, bir nevi düzenle başa çıkma biçimi diye açıklanabilir belki. Yönetmenimiz sosyal medya çılgınlığına da parmak basıyor kanımca.
Hiçbir iş güvenliği olmayan Angela’nın iş güvenliği üzerine video çekmesi ise tam bir ironi.
Angela’nın, sürekli uykusuz geçen saatlerini, üst çalışanına bildirmesi, ölüm tehlikesiyle burun buruna kalacağını söylemesi karşı tarafı etkilemiyor. Hemen sonrasında, dakikalarca ve sessizce, otoyolda kaza sonucu ölenlerin anısına, yakınlarının kaza yerine diktikleri haçları, temsili objeler ve ölenlerin fotoğraflarının olduğu sahneleri izliyoruz.
Paralel giden diğer zaman dilimi 1970’leri sonu, 80’lerin başı, Çavuşesku’nun yönetimde olduğu yıllar. Bu dönemi renkli izliyoruz. Geçimini taksicilik yaparak sağlayan kadın kahramanımızın da adı Angela. O da Bükreş, cadde ve sokaklarında direksiyon sallarken, diğer Angela’mız gibi pek çok kez erkek terörüne maruz kalıyor. Bükreş’in benzer geri kalmışlığını, insanların yoksulluğunun ve emek sömürüsünün değişmediğini görüyoruz. Ancak, insanlar kızgın olsa da küfretmiyor, daha kibar, daha sabırlı. Hayat daha sakin, daha dingin akıyor, giyim kuşamlar, yeme içmeler daha özenli, aşklar, sevmeler-sevilmeler daha duygusal. Gel de geçmişe özenme. Bu sahneleri izlerken kendimi eski Yeşilçam filmlerinden birini izliyor gibi hissettim.
Şimdiki zamanın Angela’sı bizi o kadar yoruyor ki, bu sahnelerde bir oh! diyoruz.
Filmin yaklaşık iki saati geride kalırken, son 40 dakikasında izlediklerim ise, bana “çaresizliğin en dibe vurmuş hali bu olsa gerek” dedirtti.
Tekniğiyle, kurgusuyla, açık ara önde bulduğum Radu Jude’un bu uzun filmini, eğer sonuna kadar izleyebilirseniz, sizlere de farklı bir sinema deneyimi yaşatacağını düşünüyorum. Bu farkı yakalamak isteyenlere tavsiyemdir.