Spoiler içeriyor
Revolver - 2005 - Guy Ritchie Revolver, bildiğiniz tüm suç/gerilim filmlerinden oldukça farklı olmasıyla birlikte mükemmel diyaloglara ve görsel içeriği sahip, 'ego' üzerine 'felsefik ve psikolojik' anlatı içeren, kafa karıştırıcı ögelerle süslenmiş bir başyapıt. İzlemeye koyulduğunuz süre zarfında girdiğiniz atmosferin…devamıRevolver - 2005 - Guy Ritchie
Revolver, bildiğiniz tüm suç/gerilim filmlerinden oldukça farklı olmasıyla birlikte mükemmel diyaloglara ve görsel içeriği sahip, 'ego' üzerine 'felsefik ve psikolojik' anlatı içeren, kafa karıştırıcı ögelerle süslenmiş bir başyapıt. İzlemeye koyulduğunuz süre zarfında girdiğiniz atmosferin oldukça farklı olduğunu hissediyorsunuz. Çünkü daha filmin başında karşılaştığımız birkaç önemli 'sözden' tut devamlı değişen ve bu sözler üzerinden şekillenen kurguya kadar filmin her şeyi sizi içerisine çekmeyi başarıyor. Ayrıca bu sözler belki de hepimizin üzerine yorum yapabileceği ve hayatımızın bir noktasında etki edecek türde sözler. Film ise bu sözleri merkezine alıp parça parça üzerine düşerken aynı zamanda hepsini tek çatı altında kişinin 'egosu' üzerinde topluyor. Bunu yaparken aynı zamanda akıcı bir 'senaryo' ile ilerlerken, 'suç/gerilim' filmlerinde bekleyeceğiniz türde görsellik sunarak başarılı bir iş çıkarıyor. Filmi inceleyeceğim süreçte yer yer bahsedilen sözlere değineceğim ve üzerinden yorum yapacağım. Aynı zamanda bazı metaforik yapılar ve senaryonun üzerine düştüğü konuyu da irdeleyeceğim.
Her şey ana karakterimiz Jake Green'in (Jason Statham) yedi sene sonra hapishaneden çıkmasıyla başlıyor. Ancak bildiğimiz yapının ötesinde bu 'mahkumluk' süreci Jake karakteri için 'sınırları' aşmak ve 'gelişimi' tamamlamak üzerinde tezahür ediyor. Hatta hapishaneye girmeden önce 'sıradan' bir suçluyken, hapishanedeki yedi senesinden sonra 'tanrılaştığı' perspektifi izliyoruz. Bu durumun belki en basit nedeni (diğer kısımlarına değineceğim.) ve filminde arka planda az biraz üzerine değindiği şey muhtemelen 'kendinle baş başa kalmak' ve bunun sonucunda 'kendini tanımak' olabilir. Jake 'tecritte' kalsa da hapishanelerin genel olarak 'suçluyu' normalleştirme çabasındaki en büyük yükümlülüğü 'pişman' olmasını sağlayacak bir 'yalnızlık' sağlamasıdır. Kişiyi kendiyle bir başına bırakıp herhangi farklı dış etkenlerden onu muhafaza ederek sadece düşünmeye ve daha çok düşünmeye itilmesidir. Yani kişi kısıtlı eylemler ve özgürlüklere sahip olduğu bu noktada sorumsuzluklarını ve hatalarını düşünebilecek ve belki de ilk defa kendini tanıyacak, eleştirecek veya sorgulayacaktır. Sonuç olarak ya aydınlanmış ve benliğini onarmış bir şekilde oradan ayrılacak ya da düşünmek ile baş edemediği için 'egosunun' arkasına saklanarak hiçbir zaman oradan çıkamayacak (kendi içinde mahkum olacak). İşte yedi sene tecritte bir başına kalan Jake'in 'düşünmek', 'kitap okumak' ve 'satranç oynamak' dışında yapabileceği bir şeyi yoktu. Onu besleyen şey, dünyanın tüm bu hareketliliğinden uzak bir şekilde kendisine zaman ayırabilmesiydi. Evet, yedi sene öncesine kadar 'neyi neden yaptığını' dahi bilmezken bu sürecin ardından 'egosuyla' savaş içerisinde benliğini tekrar inşaa etme sürecinde olduğunu gözlemledik.
Jake için bu 'mahkumluk' sürecinin yegane diğer artısı ise tecritteki komşularıydı. Birisi satranç, diğeri dolandırıcı ustası olan bu iki kişinin tam ortasında onlara komşu olunca, hiç 'konuşmadan' her ikisiyle de anlaşmaya başlıyor. Bunu kitaplar (teorik fizik, kuantum fiziği gibi kitaplar) arası şifreli mesajlaşma ile yaparken biri ona 'satranç taktikleri' vasıtasıyla 'insan psikolojisine' dair birçok püf nokta sunarken aynı zamanda kendisini keşfetme sürecinde de yardımcı oluyor. Satrancın 'zihni' ne kadar beslediği aşikar bir durum ancak onun üzerinden insan beyninin kusurlarını metaforlaştırmak ise bir nevi arada bağlantı doğuruyor. Çünkü bilindiği üzere satrancın işleyişi olaya tamamen 'strateji' odaklı bakmakla alakalı. Stratejin ne kadar iyi olursa rakibini o kadar hızlı 'şah mat' yapabilirsin. Bunun için satranç üzerinde belirli 'stratejiler' döner ve sıradan bir satranç oyuncusu bile bunlardan birkaçına hakimdir. Ancak birilerini diğerlerinden ayıran şey bu stratejileri uygularken ayrıca 'plan' yapmalarıdır. Her koşulu düşünmek, rakibi iyi analiz etmek, onun zaaflarını öğrenmek ve en önemlisi kendini bilmek. Sonuç olarak tüm bunları birleştirip bir plan yapılınca ortadaki 'strateji' değer kazanıyor ve anlamlı bir şekilde seni 'sonuca' ulaştırıyor. Tam bu noktada satranç ile 'insan zihninin' manipülesi üzerine bir ilişki kuruluyor filmde. Planın bir parçası olan 'zaaf bulma ve analiz etme' ile başlıyor ilk olarak. Her insanın genel olarak en büyük zaafı 'egosudur'. Yani rakibin 'egosunu' okşamak ve onu arşa çıkarmak. Karşıya kendini ne kadar 'aptal' gösterirsen, karşının kendi 'egosuna' reaksiyonu da bir o kadar heybetli oluyor. Rakip kendini üstün gördüğü tüm bu süreçte diğer hiçbir şeyi görmediği için yola getirmek kolaylaşıyor. Taşları birer birer yerken bir şeyleri başardığını zannediyor ve içten içe üstünlük hissiyle dolup taşıyor. Ardından planın bir diğer parçası olan, bu süreci nasıl idealize edip rakibi nasıl yöneteceğin gibi koşulları düşünmek geliyor. O saldırdıkça neleri görmezden geldiğini veya neleri es geçtiğini saptayıp boşluklar dolduruluyor. Son olarak 'şah mat' edebilecek potansiyele erişebilme durumu. Bu noktada sabırlı olmak ve kaybettiklerinin hırsında kendini paralamamak gerekiyor. Kendini bildiğin ve aşırıya kaçmadığın sürece plan başarıyla gerçekleşiyor.
Jake tecritteyken ilk komşusunun satranç bilgisi ve ilişkili insan zihni metaforlarıyla kendini geliştirirken aynı zamanda diğer komşusunun 'dolandırıcılık' üzerine sunduğu mesajlarla besleniyor. Zaten hali hazırda kumara düşkünlüğü olan Jake'in sistemin nasıl çalıştığına dair komşularından edindiği 'formülü' kullandığını görüyoruz (kumarhane sahnesi). Sistemin çarklarını döndürmesini ve insan zihnini manipüle etmesini öğrenmesi tamamen 'satranç ve dolandırıcılık' ikilisinin üzerinde tezahür etmesi sonucu gerçekleşiyor. Zaten Jake filmin bir noktasında, 'satranç ve dolandırıcılık, tehlikeli ikili' diyerek aslında birinin 'stratejik' yönüne diğerinin 'zeka' kısmına vurgu yapıyor. Her ikisinden de beslenen Jake'in hapishaneden sonraki değişimi böyle gerçekleşiyor. Ancak daha esrarengiz ve kurgudaki gerçekçiliği alabora eden şeyse bu komşuların hazırladığı 'dümen' muhtemelen. Dört duvarla kapalı bir odanın içerisinde herhangi bir iz bırakmadan ikisinin de aniden kaybolması izleyicinin aklında şüphe doğuruyor (film altını doldurmuyor bu kısmın). Örneğin, aslında bu iki karakterinde Jake'in aklında yarattığı ve yalnızlık ile mücadele ederken kullandığı yapılar olduğu (strateji ve zeka) ancak yine de delirdiği yönünde bir teoriye itiyor. Tabii film, akışını farklı şekilde muhafaza ettiği için bunun pek üzerine düşmüyoruz.
Nihayetinde Jack'in tüm edindikleri ile hapisten çıkıp gerçek hayata adım atmasına ve bunun sonuçları kısmını gözlemliyoruz. Aslında bir nevi Jack'in 'egosuyla' savaşına ve değişiminin sancılı sürecine tanıklık ediyoruz. Burada Sezar'dan filmin başında gördüğümüz, 'En büyük düşman bakacağın en son yerde saklanır.' sözü devreye giriyor. Bu sözün en büyük etkisi Jake'in dışarıdan daha çok kendi kendine verdiği zararı saptadığımızda ortaya çıkıyor. Benliği ile mücadele ederken ne kadar zayıf olduğunu, uyuşukluk ve hissizlikle bütünleştiğini, zaaflarının anlamsızlığını ve acılarını tanıyoruz. Bunların hepsi birer birer Jake'i sömürürken Jake'in hala tüm sebeplerin dışarıda olduğunu varsayması ve bunun yüzünden şüpheyle dolup taştığını görüyoruz. Hiçbir zaman olanlar için kendine bakmıyor, dışarıda arıyor. Mesela kendisinin bir 'zaafı' olarak tanımladığı 'asansöre binme' korkusu var. Bunun sebebi kapana kısılmış gibi hissetmesi. Halbuki bu hissiyatı sırf kendisini önemli gördüğü için doğurduğu ve 'egosunun' bir oyunu olduğunu anlıyoruz. Jake'in en büyük düşmanı hasarlı benliğiydi ve filmin sonuna kadar farkına varamaması Jake'in ve belki de herkesin 'bakacağı en son yerde olmasından' dolayıydı. Kendimizde.
Filmde düşman olarak sayabileceğimiz bir karakterde Dorothy Macha. Macha'nın üstlendiği rol, Jake'in gelişiminin tam tersi olacak şekilde işlenmiş. Benlik süreci Macha için de tezahür ediyor ancak bariz şekilde kötü biçimde süregidiyor. Macha olgunluğa erişememiş bir kişiliğe sahip olmasına rağmen paranın sağladığı güç vasıtasıyla kişiliğinde çatlak bir denge oluşturmuş ancak filmin ilerleyen süreçlerinde yerle bir olduğuna şahit olmamız kaçınılmaz. Çünkü Macha, 'benliğini' para gibi maddi bir yapının üzerine inşaa etmiş olduğu için 'para' ile aşamayacağı bir problemle karşılaştığında tüm benliği yıkılıyor, bir hiçliğe dönüşüyor. Örneğin bunu filmin son sahnesinde Macha'nın, Jake'e 'fear me' diye tekrarlı şekilde bağırması, elinde silah olmasına rağmen gözlerinde korku olması ve Jake'i vuramaması. Bunların hepsi aslında yukarıda bahsettiğimiz olgulardan dolayı. Macha korkuyor çünkü 'para' ile işleri halledemiyor ve her zaman kendisinden üst bireyler olduğunu biliyor. Ancak içten içe 'egosunu' dindiremiyor, ona söz geçiremiyor. Hala bir şekilde kendisinin çok önemli olduğunu çünkü parasının var olduğunu biliyor. Macha karakteri ve tüm film için son sahne çok şey anlatıyor. Hem çok dramatik hem de anlamsal olarak üzerinden çok şey çıkarabileceğimiz bir sekans. Kendimize altı boş yüklediğimiz sonsuz özgüvenin zamanla aşınması ve ihtiyacımız olduğu noktada bizi yarı yolda bırakması durumu. Çünkü benliğimizi bu tutumlarla ve yapılarla öyle sıkı örüyoruz ki geliştirmek ve bir şeylerin farkına varma durumunda adeta bir dogmaya dönüşüyoruz. Her şeye karşı böyle idare edebileceğimizi sanırken gerçeğin okkalı tokadı ile karşılaşınca dumura uğruyoruz. 'Egomuz' ve getirisiyle bunların üstesinden gelemeyeceğimizi anladığımız noktada feci bir çaresizlikle baş başa kalıyoruz. Macha karakterinin son sekanstaki çaresizliği tam olarak buydu. Macha ağlıyorken Jake karakteri gülerek mekandan ayrılıyordu. Biri egosunun kölesi olmuş ve dolayısıyla 'gerçek dünya' ile baş edemezken, diğeri egosunu kontrol etmeyi başarmış ve kendini keşfetmiş. --> Devamı Yorumda..