girizgahlara lanet olsun! bu kelimenin eylül literatürüne dahil olduğu güne de. kavramsal bağlamda, fonetik bağlamda bana hep stresi, yeni tanışmaların anksiyetesini çağrıştıran ve büsbütün kasıntı olduğunu düşündüğüm bir kelime. en az benim kadar gergin bir alt karın imgesi belirdi gözümde.…devamıgirizgahlara lanet olsun!
bu kelimenin eylül literatürüne dahil olduğu güne de.
kavramsal bağlamda, fonetik bağlamda
bana hep stresi, yeni tanışmaların anksiyetesini çağrıştıran ve büsbütün kasıntı olduğunu düşündüğüm bir kelime.
en az benim kadar gergin bir alt karın imgesi belirdi gözümde.
belki de sadece girizgahlarda beceriksizim diye.
beceriksiz olsaydım beceriksiz olduğumu kabul ederdim dedi bugün kardeşim onu bir şey hakkında aşağılarken bulduğumda kendimi.
onun özgüvenine bulanmak isterdim yumurta akı sürünmüş poğaça gibi.
doğru bir ifade biçimi yok, hissedilenin parçalanmamış zikri yok.
zihnimdekini kelime yoluyla somutlamanın mümkün bir yolu yok.
selamlaşmalarda da yarım ağız kalırım hep.
journal babında alakalı alakasız bilinç kusmuğumu kusacağım en tazyikli formda.
çünkü ifadenin mümkün yolunu bulamasam da fazlaca hissetmeyi terk etmedim.
yarım yamalak var olmak bile bir lütuf!
üretmek istemek kadar kibirli bir ideam var demektense birinin yüzüne üflemek istiyorum ben göçmeden diyebilirim.
üfürüğüm saçlarını uçursun, gözkapakları refleksif bir şekilde kırpışsın.
veya henüz dökülmüş bir betona basmak isterim.
yumulduğum mini bataklıktan çıktıktan sonraki boşluğa bakmak...
ben boşluk muyum?
dokunduğum şey boşaldığına göre sözde madde de esasen yok olmadığına göre boşluktan ibaret varlıklar olabilir miydi?
içindeki dört yapraklı yonca çıkarılmış boş bir kolyeyim o zaman.
ya da duvardaki beyaz boyayı söküp alan tırnak izi.
tırnak altlarında ufalanan boya tozunun tadı belirdi ağzımda.
kansızlığın vardır derlerdi bizde absürd şeyleri tadanlara.
toprak yiyen bir yetişkine rastlamıştım.
bir akıl hastası değil sadece demir eksikliği olan zavallıcık.
ferro sanol vereceklerine beyni şoklanmış.
ihtiyacı olansa çok başkaymış.
böyle öğrenmiş bizimkiler.
absürdün bile bir açıklaması vardır.
absürde bile tıbbi bir açıklama getirebiliriz.
benimkine ne derler?
kimyasal bir dengesizlk hali belki.
ya da sikik nörotransmiterler.
girizgahta olduğu kadar sonu bulmakta da güçlük çekiyorum, son biraz uzakta sanırım ben miyopum.
taslaklarımda yarım kalmış çok da eski sayılmayan kişiselinden bir aşk şiirine rasladım.
yarım kalmışlığımı en iyisi yazdığım dizeleri okuyarak anlayın:
bana şarkınızdan bahsettiğinde;
otomatikmen o bizim de şarkımız oldu.
çünkü her denk geldiğimde,
senin de her denk geldiğinde o'nu düşünüp sonsuz bir acı çektiğin düşüncesi;
seninkine denk bir acı veriyordu bana.
sana varoluşumla o'nu hatırlatmış olmanın gurur kırıklarını süpürüyorum şimdi,
kısa saçlarımı uzatmaya böyle karar verdim.
o'nun tam tersi olmayı diledim.
hep dedim herkese;
sana sadece ağlayan pasta'lar veya yalancı tiramisular yapabilirdim.
çünkü pastam bile olsa olsa ağlak veya yalancı olurdu.
'bir daha böyle hissetmeyeceğim!' naraları yükselse de sonraki güne yine yenildim.
değersizlik hissimin en güçlü pekiştireciydin.
babamdan sonra.
belki de listenin başına geçtin.
her nefesinde göz bebeklerini delice büyüten ve içsel dengeni sarsan o uyuşuk vadilerden bir gün dönmeye karar verirsin diye umdum.
nereye kadar hissetmeme yolunu izleyebilirsin?
çektiğin her fırtta o acı acından uzaklaşmak şöyle dursun sen acıyı bendine, hissetmeyi ertelemek suretiyle kelepçelediğini göremez haldesin.
çünkü benle aynı yerde değilsin.
buraya gelmem senelerimi aldı.
bunun için bedenler değiştirmem gerekmedi senin aksine.
sürekli de dalga geçtim seni seviyor oluşumla sahtekar sürmeli.
yakışmadı bu çünkü bütün değerler sistemime.
yarım kalmışlığın yarım kalan özneyi, olguyu, olayı kişide obsesyona evirten kışkırtıcı bir yanı var.
bu şiirim asla öznesine ulaşmadı, ulaşmayacak.
o yüzden uzunca bir süre daha aklımda yer kaplayacak.