Öncelikle yazar burada modern ezoterizmi anlatmış(rönesans sonrası veya 18-19.yy) Yani gerçek ezoterizme hiç değinmiyor. Ama onun hakkında da Ergün Candan'ın aynı isimli kitabı mevcut.(önümde dev bir okyanus var anlayacağınız ilk kulacını atacağız diyelim) Onu da inşallah yaz okulum bittiğinde fikir…devamıÖncelikle yazar burada modern ezoterizmi anlatmış(rönesans sonrası veya 18-19.yy) Yani gerçek ezoterizme hiç değinmiyor. Ama onun hakkında da Ergün Candan'ın aynı isimli kitabı mevcut.(önümde dev bir okyanus var anlayacağınız ilk kulacını atacağız diyelim) Onu da inşallah yaz okulum bittiğinde fikir edinmek ve giriş açısından okuyacağım.
Okültizm ve ezoterizmde, dinsel
kökenli yaklaşımların yanı sıra, modern fizik ve psikolojinin kuramları ve bütüncülük (holizm) gibi akımların da etkisi vardır.
Cemaat (topluluk) olgusu, içten ve dıştan sınırlamanın garantisidir; cemaat, daha doğrusu çoğu kez, cemaatin temsilcileri; bir yerin, bir nesnenin, bir öğretinin kutsallığını belirler, hatta kutsal ile dünyevi arasındaki ayrımı gerçekleştirirler. Edimlerin ve davranışların, yani bizim ahlak olarak adlandırdığımız
olgunun ve hatta bazı durumlarda düşüncenin bile kurallarını
ve normlarını cemaat belirler. Cemaat (topluluk) aynı zamanda
üyelerinin asgari düzeyde dayanışma içinde olmasına dikkat
eder. Sürekli olarak bu kurallara karşı gelen ve bunu yineleyen
kişiler cemaatten (topluluktan) dışlanır ve cemaatin öbür dünya
hatta bazen de bu dünya için vaat etmiş olduğu sonsuz ruhsal
huzurdan yoksun kalır. Modern öncesi bütün toplumlarda sosyal cemaat, ölüm ve yaşam üzerinde karar verme hakkını saklı tutmaktaydı. Bugüne kadar çok az ülke, egemenliğin işareti
olan bu haktan vazgeçmiştir. Cemaat (topluluk), dolayısıyla cemaatin bünyesindeki işlev sahipleri, davranışlar olduğu kadar düşünceler için de belli normlar koymakta; hangi kült biçimlerinin uygun olduğunu, hangi inanç öğretilerinin ortodoks olarak tanınacağını, heterodoks olarak hangi inançlara tahammül
edilebileceğini veya hangilerinin heretik sayılıp reddedileceğini belirlemektedir. Bu normları farklı ölçülerde de dayatmaktadır.
Bundan dolayı dini cemaatler (topluluklar), N. Luhmann tarafından "çevrelerine göre sınırları görece bir değişmezlik gösteren" sistemler olarak tanımlanmıştır.4 Durkheim'a göre toplum, inançlarını ve buna bağlı ritüellerini istediği gibi gerçekleştirme
gücü olan tek mercidir. Modern çağda artık dini cemaatler (topluluklar) ve toplum birbirinden ayrılmıştır. Çünkü dini cemaatler modern devletlerin çoğunda kendilerini "gönüllü birliklere" dönüştürmüştür. (veya öyle mi acaba Tr'yi es geçmiş heralde reis 🤣) Devletin güç araçları ve toplum artık dini cemaatlerin emrinde olmadığı gibi, günümüzde birçok dini cemaat de bunu zaten reddetmektedir.
Dinin bu dayanışmacı ve ahlaki cemaatleri oluşturan öğesi, geçmişin büyük dinlerinde kolayca görülmektedir. Yalnızca örnek amaçlı sayılacak olursa, İslam' da Allah' a ve peygamberine iman etmek, kişiyi ümmet'in bir üyesi yapar. Budistler Sangha'ya yönelir ve Hıristiyanlar "kutsal olan bir genel Hıristiyanlık kilisesine" ve "kutsal cemaate" inanır. Din alanında bireycilerin, münzevilerin, mutasavvıfların ve keşişlerin varlığı da bilinmektedir. Bununla birlikte, modern öncesi tarihte ahlaki
ve dayanışmacı bir cemaatin oluşması, dinin belirgin özelliğini oluşturmuş ve söz konusu cemaatler aykırı seslere, sapkınlara ve karşıt görüşlülere (heretiklere) karşı sosyal yaptırımlara başvurmuşlar, hatta güç kullanmışlardır.
Burası da öenmli bence
Okültizm ve ezoterizm aslında tek başlarına birer olgu değildir. Okült, örneğin renkler, genleşme veya ağırlık gibi nesnelere ve süreçlere özgü
bir nitelik değildir. Okült ve ezoterik, nesne ve süreçlere yüklenen anlamlardır. Okültistler ve ezoteriğe inananlar, algı ve yorum arasında hiç değilse de yeterli düzeyde ayrım yapmazlar. Önceden benimsenen, istek ve korku vb.nin oluşturduğu anlam kalıplarıyla olgulara yaklaşırlar ve algılamak istediklerini görürler. Okültizm ve ezoterizm, yorumladıklarını gerçekten algılanmış gibi kabul eden ve her ikisinin ayrımına varamayan veya varmak istemeyen yorum sistemleridir.
Bilimsel tıp, son iki yüz yılda çok sayıda hastalıkla yapılan mücadelede olağanüstü başarı göstermiştir. Bununla birlikte, birçok hastalıkta, özellikle kronik hastalıklarda ağrı ve acıları azaltma dışında nedene yönelik bir tedavi sunamamaktadır. Spiritüel şifacılar, reiki, değerli taş tedavisi ve benzerlerine
gösterilen yaygın ilgide bu durumun da rol oynayabileceği göz önünde tutulmalıdır. Ancak hastalar, ağrı ve acılarıyla başedemediklerinden, umutsuzca çoğu kez kendilerini istismar eden
inanç şifacılarına yönelmektedir. Umutsuzlar ve aklı karışanlar
sadece ağrılı hastalarla sınırlı olmayıp; Almanya' da sayıları en
az kırkı bulduğu düşünülen ruhsatlı doktorun da muayenehanesinde spiritüel yöntemleri uyguladığı ve bunlardan bir şeyler umut ettiği bilinmektedir.
Bununla birlikte, Avrupa' daki din kavramının sömürgeleşme sürecine bağlı olarak genelleşmesine dayanan, program yönünden tanımlanamayan, yaygın bir dini tanımlama oluşturulabilir. Ancak bu tanımda, Avrupa merkezli, sömürgeci bir din kavramı temel alınmaktadır. Ezoteristler ise, sömürgeciliği şiddetle reddetmekte, hiçbir şekilde sömürgecilikle bağlantılı olmak is-
tememektedirler. Oysa (reddettikleri) maddi sömürgeciliğin ardından şimdi de bir tür bilinç sömürgeciliği uyguladıklarını, diğer bir deyimle Avrupa dışı kültürlerin ürünlerini pazarlamakta ve sömürmekte olduklarını herhalde gözden kaçırmaktadırlar.
Bir nesne önce toplum tarafından kabul edilirse ve toplum ona gerçekte taşıdığı nesnel anlamın ötesinde özel bir
anlam yüklerse, dini bir sembole dönüşebilir.
Sosyal cemaatler bazı istisnalar dışında bunları kendileri yaratmaz, çünkü öznel özgürlüklerinin kısıtlanmasını istemezler. Bu bakımdan ezoterizm ve okültizmde tüm dinlerin belirleyici bir niteliği olan, ahlaki ve dayanışmacı bir cemaat oluşturma özelliği yoktur.16 Eğer Fr. Schleiermacher, R. Otto ve diğerleri gibi dini, kendisini güvence altına alan sosyal cemaatten ayırırsak ve evren algısını ve duyumunu, evrenin tanrısal olduğu
(nümen kavramını) anlayışını dinin temeli olarak kabul edersek, ezoterizm ve okültizm de din olarak görülebilir.
Eğer ezoterik düşüncenin ayırıcı özelliği olarak kabul edilecek bir öğe varsa, bunu ezoterizmin deneylere ve eleştiriye karşı geliştirdiği bağışıklık kazandırma stratejisinde aramak gerekir. Eleştirinin yokluğu, daha doğrusu görmezden gelinmesi veya algılama ile yorumlama
arasındaki farkların yadsınması, eskiden süregeldiği gibi bugün de bilgi ve bilim olduğunu iddia ettiği sürece ezoterizmin
temel hatası olmaya devam edecektir.
Dinsellik, bir olayın, bir nesnenin, bir ilişkinin doğal olarak sahip olduğu bir özellik değildir. Dinsel, örneğin bir taşın boyutu, rengi, ağırlığı vb. özellikleri gibi, doğal bir nitelik değildir. Bir kitabın kutsal bir kitap, bir eylem sürecinin dinsel bir ayin, bir nesnenin dinsel bir simge olup olmaması, o dine inananların
anlamlandırmasına bağlıdır. Bu anlamlandırma olmaksızın bir olgunun dinsel olup olmadığını bilemeyiz ve belirleyemeyiz.
Bu kabulü kültürel geleneklerden ayırmak mümkün değildir. Bu nedenle, din bilimi açısından din, tarihsel süreç içinde
ortaya çıkan bir olgudur ve kavramın kendisi de tarihseldir. Bir olgu "dinsel" etiketini sonradan tekrar kaybedebilir.(burayı okuyunca aklıma direk Mustafa Öztürk geldi.)
Bilimi dogma gibi bir ideolojiye dönüştürenlere duyurulur.
Bilimsel dünya görüşünün ve bilimlerin de bu dünyanın ve yaşamın anlamı ve amacına ilişkin soruya yanıt verememeleri de hayal kırıklığına neden olmaktadır. Bilim, eylemlerimizin gerekçelerini araştırıp saptayabilir, aynı zamanda, her zaman kesin olmasa da bunların istenen ve özellikle de istenmeyen sonuçlarım da belirleyebilir. Ancak -özellikle vurgulamak isterim ki- daha fazlasını değil! Eğer daha fazlasını yaptığım iddia ederse hızla ideolojiye dönüşür. Bundan dolayı modern çağda, bilimler nesnel anlamlandırmalar yapmaktan giderek kaçınmaya başlamıştır. Tarih ve toplumda var olan anlamlandırmalar bilimsel olarak araştırılabilir ve bunların kaynağım oluşturan soruların ne zaman ve hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne gibi sonuçlar doğurduğu belirlenmeye çalışılır. Modern çağda ise anlam yüklemesi öznelere bırakılmıştır. Her insan yaşamının anlam ve amacım, eğer bu soruları kendine sorabiliyorsa, kendisi belirlemelidir. Bu nedenle sadece öznel anlam yüklemelerden söz edilebilir ve edilmelidir. Çünkü bilim bu hayat yaşamaya değer mi sorusuna geçerli bir yanıt veremez. Bunun aksini iddia eden mutlaka şaka yapıyordur. Ben de bu nedenle bilimin sınırlı ve alçak gönüllü olduğunu öğretiyorum.
Ve belkide en önemli paasajj
Bilimin yapabileceklerinin sınırlılığı eleştirilirken, yaşama anlam yükleme ve mutlak olana ilişkin düşünceleri kişiselleştirmenin, her insanın özgürlüğü için şart olduğu kolayca gözden kaçabilmektedir. Her insan, yaşamın, çoğunlukla egemen olanlar veya yabancı otoriteler tarafından belirlendiği bilinen, nesnel anlamından kurtularak kendi yaşamının anlam ve amacını kendisi belirlemelidir. Ancak bu hiç de kolay ol-
madığı için, birçok kişi tarafından yeterli ölçüde gerçekleştirilememektedir. Bu nedenle, Th. W. Adorno' nun çok da nazik
olmayan bir şekilde ifade ettiği gibi, sihirli bir sözcükle (abrakadabra ile) kendilerini zorlayan sorunların yükünden kurtulmaya çalışmaktadırlar.