Bu adam bir deha... En sevdiğim yazar olan Hermann Hesse'nin 1919 yılında yayımladığı novella eseri. Novella olmasına rağmen yapı kredi yayınları anlatı türünde basmış ancak anlatı olmadığını çok rahatlıkla söylebilirim. 88 sayfa olmasına rağmen inanılmaz bir kitap. Hesse'nin birinci dünya…devamıBu adam bir deha...
En sevdiğim yazar olan Hermann Hesse'nin 1919 yılında yayımladığı novella eseri. Novella olmasına rağmen yapı kredi yayınları anlatı türünde basmış ancak anlatı olmadığını çok rahatlıkla söylebilirim. 88 sayfa olmasına rağmen inanılmaz bir kitap. Hesse'nin birinci dünya savaşı sonrası yaşadığı psikolojik süreç (hatta intiharı bile düşünmüş) onu psikolojik destek almasına neden oluyor.
Carl Gustav Jung'un bir öğrencisinden tedavi görüyor ve hemen ardından bizzat Jung ile tanışıyor. Eserinde psikolojik yapılar bariz görülüyor.
"Klein" adında evli, çocuklu orta yaşlarında bir adam işlemediği bir cinayetin acısını ve psikolojik yönünü garip bir şekilde bütün benliği ile kendi ruhunda hissetmektedir. Hatta öyle bir hissediyor ki eşini ve çocuklarını terk edip alplerin güneyine (İtalya'ya) gider.. (Thomas mann'ın venedik’te ölüm adlı eserinde de karakter İtalya'ya gidiyordu ve hüsranla sonuçlanıyordu. Anladığım kadarıyla Alman modernizm'inde italya kaosu, acıyı, ölümü ve trajediyi simgeliyor) İlk başta bunun farkında olmayan karakter, zamanla gerçek suçu işlemiş olan "Wagner" adındaki adamla bir tür içsel yakınlık duyar. Ve İtalya'da tanıştığı sarışın bir kadınla birlikte neyi arzuladığını, neyin amacında olduğunu, bulunduğu konumun nedenini ve en önemlisi hayatın asıl amacının bizlere nasıl yanlış öğretildiğini müthiş bir edebi dille aktarıyor.
Hesse, çok büyüksün... Okuyun okutturun..
"Ve işin tuhafı yaşamı için tehdit oluşturan bu vesveseli durum bir depremin eseri değildi, bir Tanrı ya da bir şeytan bu duruma sürüklememişti onu, yalnızca kendi işiydi, yalnızca onun kendi işiydi bu. Kendi eliyle kendisini kaldırıp böyle bir durumun kucağına atmış, buralara, yabancı bir sonsuzluğun ortasındaki bir yalnızlığın içine savurmuştu. Her şey onun kendi içinde büyümüş, kendi içinde dünyaya gözlerini açmıştı, yazgı onun kendi yüreğinde serpilip büyümüştü, suç ve başkaldırı, kutsal görevlerin bir kenara itilişi, uzay boşluğuna kendini fırlatıp atışı, karısına karşı kin ve nefreti, kaçışı, yalnızlığa gömülüşü ve belki de kendi canına kıyacak oluşu." (Sayfa 17)
"Yazgı denilen şey, artık biliyordu bunu, herhangi bir yerden çıkıp gelmiyor, insanın kendi içinde yeşerip büyüyordu. Bunu önleyecek bir çare bulamazsa, onu da yiyip yutacaktı yazgı - o zaman, adım adım, bu kaygının, bu korkunç kaygının, kendisinin peşinde olması ve aklını başından alması kaçınılmazdı, adım adım, uçurumun kenarında dikilinceye dek, ki bunun yaklaştığını hissediyordu."
(Sayfa 20-21)
"Önemli olan ne varsa ruhunda barındırıyordu insan, dışarıdan kimse ona el uzatamazdı. Yeter ki kendisiyle savaşa tutuşmasın, kendi kendisiyle sevgi ve güvene dayalı bir yaşam sürsün, o zaman her şey yapılabilirdi. O zaman ipte cambazlık yapmakla kalmaz, kanatlanıp uçabilirdi de."
(Sayfa 40)
"Her ikimiz de orada burada, seyrek yaşanan kimi anlarda içimizdeki bir şeyi eyleme dönüştürmekteyiz. Bundan daha seyrek karşılaşılacak bir şey yoktur. İnsanların büyük bir çoğunluğunun tümüyle bilmediği bir şey bu. Ben de bilmiyordum, ben de bir süre bana yabancı, bana öğretilmiş şeyleri söyledim, düşündüm ve yaşadım, yalnızca iyi ve doğru olan şeyleri. Ama günün birinde hepsi sona erdi. Bu davranışı daha çok sürdüremedim, çareyi kaçmakta buldum; iyi benim için iyi olmaktan çıkmış, doğru doğru olmaktan çıkmıştı. yaşam katlanılacak gibi değildi artık. Ama yine de katlanmak istiyorum, hatta seviyorum yaşamayı, onca eziyet çektirmesine karşın seviyorum."
(Sayfa 47)
"Hepsi de bunu savunmamışlar mıydı öğretilerinde, dünyanın bütün bilge kişileri. Buda ve Schopenhauer, Ísa, Yunanlılar, hepsi. Yalnızca bir tek bilgelik vardı, yalnızca bir tek inanç, bir tek düşünüş: İçimizdeki Tanrı bilgisi. Okullarda, kiliselerde, kitaplarda ve bilimlerde nasıl da çarpıtılmıştı bu gerçek, insanlara nasıl da yanlış öğretilmişti!"
.
.
.
.
.
"Sanat, insanın Tanrı inayetine, Tanrı nuruna kavuştuğu anlarda dünyayı temaşasından başka şey değildi. Sanat, her şeyin arkasında Tanrı'nın varlığını göstermekti."
(Sayfa 53)
"Sadece yaşama arzusu ve kaygı vardı, kaygı yüzünden, soğuktan, yalnızlıktan, ölümden duyulan budalaca ve çocuksu kaygı yüzünden insanlar kaçıp birbirlerine sığınıyor, birbirleriyle öpüşüp kucaklaşıyor, yanaklarını birbirine sürtüyor, bacaklarını birbirlerinin bacaklarına doluyor, dünyaya yeni insanlar salıyorlardı. Böyleydi, evet. Kendisi de bir zaman bu yüzden kalkıp karısına sığınmıştı. Köydeki meyhanecinin karısı da bu yüzden kalkıp ona gelmişti, bir keresinde, şimdi izlediği yolun henüz başında çıplak taş bir odaya gelmişti yalınayak ve suskun, kaygıya, yaşama arzusuna ve teselli ihtiyacına kapılarak. Kendisi de yine aynı nedenden Teresina'ya, Teresina da aynı nedenden kendisine sığınmıştı. Hepsinde de aynı dürtü, aynı istek, aynı yanlış anlama söz konusuydu. Ve hepsinde aynı düş kırıklığı, aynı şiddetli acı. Tanrı'ya yakın olunduğuna inanılıp kollar bir kadının vücuduna dolanmıştı. Uyum denen şeye erişildiğine inanılmış, oysa kendi günahını ve sefaletini gelecekteki uzak bir yaratığın sırtına yüklemekten başka bir şey yapılmamıştı. Bir kadınla koyun koyuna yatılmış, kadının dudakları öpülmüş, göğüsleri okşanmış ve birlikte bir çocuk dünyaya getirilmişti. Gün gelip aynı yazgı çocuğun da yakasına yapışacak, o da bir gece bir kadınla yatacaktı ve aynı şekilde bu sarhoşluktan uyanıp gözlerini açacak, gözlerinde acılarla önündeki uçuruma bakıp bütün olup bitenleri lanetleyecekti. Bu düşüncelerin peşine takılıp onları sonuna kadar izlemek katlanılacak gibi değildi!"
(Sayfa 80)
"Ne olağanüstü düşünce: Kaygısız bir yaşam! Kaygıyı yenmek, işte buydu mutluluk, işte buydu esenlik. Yaşam boyu nasıl da kaygılar içinde kıvranmıştı, ölümün gırtlağına sarılıp onu boğmaya çalıştığı şimdi ise ne kaygı, ne dehşet, hiçbir şey duyumsamıyordu. Duyumsadığı tek şey gülümsemeydi, yalnızca esenlik, yalnızca rıza göstermek, evet demek. Birden anlamıştı kaygının ne olduğunu ve kaygıyı ancak onu anlayan birinin alt edebileceğini. İnsanın kaygı duyduğu binlerce şey vardı, acılardan, yargıçlardan, kendi kalbinden, uykudan kaygılanıyor, uyanmaktan kaygılanıyor, yalnızlıktan, soğuktan, çıldırmaktan, ölümden kaygılanıyordu - ve en çok da ondan, ölümden. Ama bütün bunlar maskelerden ve kılık değiştirmelerden başka bir şey değildi. Gerçekte tek şey vardi kaygı duyulan: Kendini düşmeye bırakmak, belirsizlikten içeri adımını atmak, var olan tüm güvenceleri çiğneyip küçük adımını atmak. Kim bir defa, bir tek defa kendini elden çıkardı mı, kim bir defa o büyük güveni gösterip kendini yazgının eline teslim etti mi, özgürlüğüne kavuşmuş demekti. Yeryüzünün yasalarına uyması gerekmezdi artık, evrenin kucağına düşer, yıldızlarla birlikte döner, raks edip dururdu.
Düşünceleri düşündüğü gibi düşünmemişti bunları, yaşıyor, hissediyor, dokunarak algılıyor, kokluyor, tadıyordu. Tadıyor, kokluyor, görüyor ve anlıyordu yaşamın ne olduğunu. Dünyanın yaradılışını görüyor, dünyanın çöküşünü görüyordu, her ikisi de yürüyüşe geçmiş iki ordu gibi karşıt yönlerden birbirine doğru sürekli devinim durumundaydı, devinimi hiç sona ermeyen, hep yollarda iki ordu. Dünya sürekli doğuyor, sürekli ölüyordu. Her yaşam Tanrı'nın verdiği bir nefesti. Her ölüm Tanrı'nın içine çektiği bir nefesti. Karşı koymamayı, kendini düşmeye bırakmayı öğrenen kimse kolay ölüyor ve kolay doğuruluyordu. Karşı koyanlar ise kaygıyla kahroluyor, zor ölüyor, istemeye istemeye yeniden doğuruluyordu."
(Sayfa 84)
"Dünyada hiçbir şey yoktu ki, karşıtı kadar güzel, karşıtı kadar arzu edilmeye değer nitelik taşımasın, karşıtı kadar mutluluk bağışlamasın insana. Yeter ki insan evrenin boşluğunda tek başına süzülüp durabilsin, yaşamak mutluluk, ölmek mutluluktu. Dışarıdan gelecek bir huzur söz konusu değildi insan için; gömütlükte bir huzur, Tanrı da bir huzur söz konusu değildi, doğumların o başı sonu olmayan zincirini, Tanrı nefeslerinin o sonsuz dizisini kesip koparacak hiçbir büyü yoktu. Buna karşılık bir başka huzur vardı ki, insanın kendi içindeydi. Ve şöyleydi adı: Kendini düşmeye bırak! Karşı koyma! Öl seve seve! Yaşa seve seve!"
(Sayfa 85)