Spoiler içeriyor
Uçurtma Avcısı, bana zamanında çok değer verdiğim bir insan tarafından hediye edilmişti. “Kütüphanemize” koyamayacak olsam da bu kitaba sahip olduğum ve beni üzse de anısına sahip olduğum için memnunum. Herkese tavsiye edemeyeceğim ama okuyana çok farklı bir bakış açısı katacak…devamıUçurtma Avcısı, bana zamanında çok değer verdiğim bir insan tarafından hediye edilmişti. “Kütüphanemize” koyamayacak olsam da bu kitaba sahip olduğum ve beni üzse de anısına sahip olduğum için memnunum. Herkese tavsiye edemeyeceğim ama okuyana çok farklı bir bakış açısı katacak bir kitap. Arka sayfasında da belirttiği gibi, adım adım bir çöküşün öyküsü ve ne yazık ki eğer okuduklarımızdan bir çıkarım yapmak gerekirse ülkem adına endişeliyim. Her ne kadar öyle bir ülke, o zihniyete sahiplerin ağır bir kültür oluşturduğu bir ülkede, olmasak da gidişatın benzerliği ve yavaşlığı gözümü korkutmaya yetiyor.
Emir, kitabın ana karakteri. Tüm kitabı onun gözünden, anılarından ve çıkarımlarından okuyoruz. Onun doğru-yanlış, korkaklık-cesaret, baba-oğul çatışmalarına tanık oluyoruz hatta çoğu zaman “ben olsam napardım” ikilemine düşüp dakikalarca tek bir sayfada kaldığım oldu. Sert, güçlü, mağrur, zengin ve tam bir afgan “erkek” kalıbına uygun, seküler, güçlü bir imaja sahip Baba’nın sünepe, korkak, kendini korumaktan aciz, çekingen, yalan söylemekte pek marifetli, nankör bir oğlu. Ana karakterin ne iyi ne de kötü olduğu tamamiyle gerçek olduğu bir kitap ve kitapta geçen şeylerin bir yerlerde gerçekten yaşandığını, vücut bulduğunu ve yaşanmaya devam ettiği gerçeğini iliklerinize kadar hissetmek sizi derinden etkiliyor. Farklı ama gerçek, olmamasını istediğiniz ama birilerinin bu duruma alışmak zorunda kaldığı bir dünyaya açılan kapı gibi… Emir doğumunda annesini kaybetmiş bir öksüz; ve kitabımızın en masum, en temiz ve en acı çeken Hasan’ın tek arkadaşı. Sonlarında öğrendiğimize göre ise üvey kardeşi. Hasan’ın yarenliğine, fedakarlığına ve özverisine rağmen ona en destek çıkması gereken yerde Emir hiçbir şey yapmamayı tercih ediyor. Ve ömür boyu bunun pişmanlığıyla yaşamaktan kaçamıyor. Bu pişmanlığını ise üvey kardeşinin oğlunu-babasıyla aynı kaderi yaşamak zorunda kalan küçücük çocuğu- kurtarmak için Kabil’e geri dönüyor. Ve işte o zaman toplumun ne kadar çürüdüğü, halkın ekmek parası bile bulamadığını, yanmış Sovyet tanklarının ve kurşun delikli viranelerin çocukların oyun parkı olduğunu, Afgan olmanın neydi ve ne olduğunu tekrar tekrar görüyor. Finale gelecek olursak, kitap bir çocuk ve bir amca için mutlu sonla bitse de binlerce Hazara ve Peştun çocuk için kötü son var olmaya devam ediyor.
Kitapta aldığım bir kaç not ile devam edeyim. “Tercüme etme zahmetine hiç kalkışmadığı bu Arapça sözcükleri (“Tanrı sizi daha rahat duyabilsin!”) en doğru biçimde telaffuz etmemiz için bizi sıkıştırır, bunun içinde sık sık elindeki soyulmuş söğüt dalından da yararlanırdı.” Görüldüğü gibi din eğitiminin verilme tarzı böyle olduğu sürece, din istismarcılarından kaçınmak pek de mümkün olmaz. Ancak belkide kitabın en can alıcı yerlerinden birine geçeyim. “ ‘Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun,’ dedi Baba. ‘Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?” Ya, işte hayattaki en büyük günah, hırsızlık. Bunun hakkında ne denilir ki daha? Kitabın en acı yönlerinden birine değinmek için yine kitaptan güzel bir söz alıntılayım, “Sonuçta, bütün babalar içten içe oğullarını öldürmek istemez miydi?”