Mitoloji Soyluları Atreus Soyundan; “İpheigeneia Taurisler Arasında” Bölüm -1 Yunanlılar, insanların kurban edilişini anlatan öykülerden hiç hoşlanmazlardı. Bu iş, ister öfkeli tanrıları yatıştırmak, ; ister Toprak Ana’nın ekinlerini yeşertmek için yapılsın, korkunç bir şeydi onların gözünde. Kurban isteyen tanrı, kötü…devamıMitoloji Soyluları Atreus Soyundan; “İpheigeneia Taurisler Arasında”
Bölüm -1
Yunanlılar, insanların kurban edilişini anlatan öykülerden hiç hoşlanmazlardı. Bu iş, ister öfkeli tanrıları yatıştırmak, ; ister Toprak Ana’nın ekinlerini yeşertmek için yapılsın, korkunç bir şeydi onların gözünde. Kurban isteyen tanrı, kötü ‘ bir tanrıydı. Euripides’in sözleriyle, “Kötülük yapan tanrılar, tanrı değildi.”
İşte bu yüzden, Iphigeneia’nın Aulis’te kurban edilişini anlatan başka bir öykü yaymak gereği duyuldu. Eski öyküye göre, Yunanlılar; Artemis’in sevdiği yabanî hayvanlardan birini öldürmüşler, tanrıçanın gözüne yeniden girebilmek İçin de genç bir kızı kurban etmek zorunda kalmışlardı. Ama sonraları, bunun Artemis’e atılan bir iftira olduğuna karar verildi. Küçük, çaresiz yaratıkların koruyucusu, ormanların, koruların güzel tanrıçası böyle bir şey ister miydi hiç? Öykünün sonu hemen değiştirildi.
Aulis’teki Yunanlı askerler, Iphigeneia’nm ölümü beklediği odaya girince kızı annesiyle yan yana buldular. Iphigeneia, annesinin kendisiyle mihraba kadar gelmesini istemedi. “Benim için de, senin için de böylesi daha İyi,” dedi. Klytaimr: nestra, odada tek başına kaldı. Bir süre sonra koşa koşa bir haberci geldi yanına, “iyi haberlerim var size!” diye haykırdı. “Kızınız kurban edilmedi. Rahip onu kesmeye hazırlanırken, orada bulunan herkes önüne bakıyordu. Rahibin çığlığını duyunca başımızı kaldırdık. Kızınız ortalarda yoktu. Boğazı kesilmiş bir geyik yatıyordu mihrabın önünde. Rahip, “Bu olsa olsa Artemis’in işidir,” dedi; “tapınağında insan kanı istemez o. Kurbanı kendisi buldu. Dileğimizi kabul etti.” Rahip böyle dedi kraliçem. Bende oradaydım. Kendi gözlerimle gördüm. Kızınızı tanrılar kaçırdı;”
Ama Iphigeneia gökyüzüne çıkarılmadı. Artemis, Karadeniz kıyılarındaki Tauris ülkesine götürdü onu. O sıralarda, önlerine çıkan her Yunanlıyı tanrıçaya kurban eden yabanî insanlar yaşıyordu Turis’te. Artemis, Iphigeneia’nın sağ kalması için elinden geleni yaptı; onu tapınağına rahibe diye koydu.
Günün birinde, kıyıya bir Yunan gemisi yanaştı. Denizcileri fırtına atmamıştı oraya; kendi istekleriyle gelmişlerdi. Oysa Tauris’lilerin, yakaladıkları Yunanlılara neler yaptıklarını bilmeyen yoktu. Mutlaka önemli bir sebep vardı gelmelerinde. Şafak sökerken iki delikanlı gemiden inip gizlice tapmağa doğru yürüdüler. Soylu kişiler oldukları besbelliydi; kral oğullarına benziyorlardı. Yalnız, birinin yüzünde, çektiği acıların izler okunuyordu. “Tapmak bu, değil mi Pylades” diye sordu arkadaşına. “Evet, Orestes,” dedi öteki. “O uğursuz yer burası olacak.”
Orestes günahlarından kurtulduktan sonra gelmişlerdi buraya. Bu öyküye göre, Erinys’lerden bazıları Athena’nm kararını beğenmemişler, delikanlının yakasını bırakmamışlardı. Belki de kendisine öyle geliyordu. Yalnız, bu karardan sonra rahata kavuşamamıştı. Ardından gelen düşmanlar azalmıştı azalmasına ama yok olmamıştı.
Umutsuzluk içinde Delphoi’ye gitti. Apollon’un bakıcısı yol gösterdi ona ölümü göze alması gerekiyordu. Tauris’teki Artemis tapınağına girmesi, tanrıçanın kutsal heykelini getirmesi şarttı. Ancak heykeli Athenai’ye astığı zaman rahata kavuşup görüntülerden kurtulacaktı. Pylades, bu tehlikeli yolculukta onu yalnız bırakmadı.
Tapmağa vardıkları zaman, geceyi beklemenin daha doğru olacağına karar verdiler. Günışığında mutlaka görürlerdi; karanlık, kuytu bir köşeye saklandılar.
Haberci gelip de iki genç Yunanlının biraz sonra kurban edileceklerini söylediği zaman her günkü İşlerini yapıyordu Iphigeneia. Törene hazırlanması gerektiğini anlayınca, tüyleri ürperdi. Akan kanı, kurbanların çektiği acıyı hatırladı kızcağız. “ölümsüzler hiç böyle şey ister mi?” diye düşündü kendi kendine. “İnanmam buna. Tauris’in kana susamış insanları, kendi suçlarını tanrılara yüklemek istiyorlar.”
O böyle düşünürken, yakalanan gençler getirildiler. Iphigeneia, nöbetçileri tapmağa hazırlık yapmaya yolladı; üçü yalnız kaldıkları zaman ülkelerinin neresi olduğunu sordu delikanlılara, öyle çok gözyaşı döküyordu ki, Orestes üzülmemesini söyledi ona. Gelmeye karar verdikleri zaman bunu göze almışlardı zaten. Adlarını, kardeş olup olmadıklarını sordu Iphİgeneia. “Kardeşiz, ama doğuştan değil.” dedi Orestes. “ölecek adama, adı sorulur mu?”
“His olmazsa nereli olduğunuzu söyleyin.” dedi Iphİgeneia. “Bir zamanların ünlü Mykenai’sinden geliyorum,” diye cevap verdi Orestes. Iphİgeneia, “Oranın kıralı çok ünlüydü,” dedi, “Agamemnon…”
Orestes, “Tanımıyorum onu,” diye sözünü kesti, “bırakalım bunları.”
“N olur, anlatın onu bana,” diye yalvardı Iphİgeneia. “öldü,” dedi Orestes. “Karısı öldürdü. Sorma artık.”
“Bir soru daha. Karısı yaşıyor mu?’
“Hayır,” dedi Orestes. “Oğlu da onu öldürdü.”
Üçü sessizce birbirlerine baktılar.
Titrek bir sesle, “Hak yerini bulmuş,” dedi Iphİgeneia. “Korkunç bir günah yine de.” Kendini toplamaya çalıştı. “Kurban edilen kızın sözü geçiyor mu hiç?”
“Her ölünün sözü ne kadar geçerse,” dedi Orestes. Iphİgeneia ansızın canlanmıştı.
“Üçümüzü de kurtaracak bir şey geldi aklıma,” dedi. “Sizi buradan çıkartabilirsem Mykenai’deki arkadaşlarıma benden bir mektup götürür müsünüz?”
“Ben götürmem,” dedi Orestes, “ama arkadaşım götürebilir. Buraya benim hatırım için geldi zaten. Ona mektubunu ver. Beni de öldür.”