Alman kuramcı Walter Benjamin'in sürgünde iken yazdığı kısa ama son derece etkili bir çalışması. Bu Alman ekolüne hayranım ya. Korkunç bir tarihleri olmasına rağmen sanatta, edebiyatta, müzikte, sporda hemen hemen bütün alanlarda çok iyiler. Benjamin, bu incecik eserinde sanat eserlerinin…devamıAlman kuramcı Walter Benjamin'in sürgünde iken yazdığı kısa ama son derece etkili bir çalışması.
Bu Alman ekolüne hayranım ya. Korkunç bir tarihleri olmasına rağmen sanatta, edebiyatta, müzikte, sporda hemen hemen bütün alanlarda çok iyiler.
Benjamin, bu incecik eserinde sanat eserlerinin başta sinema ve fotoğraf olmak üzere birçok gelişimden dolayı kültürel değerinin yitirildiğini savunuyor. O dönemin toplumsal ve siyasal konumu söz konusu olduğunda sanat; olması gerektiği iddia edilen estetik değerini, birtakım ideoloji uğruna harcanmakta olduğunu belirtiyor. Eserin kanıtı resmen ikinci dünya savaşı ve akabinde gelişen sanat eserleri.. İnanılmaz gerçekten.
Günümüzde ise bu savaş, totaliter rejim vb. unsurlar olmadan, teknoloji ile -birtakım applications desek daha doğru olur aslında- doğrudan değer kaybetmekte. Hatta komik bir örnek vermek gerekirse, bu ve buna benzer platformlardaki kullanıcıların (halkın kendisi) sanat eserleri hakkındaki ofansif görüşleri konuyu destekler nitelikte.
1936 yılında yayınlanmasına rağmen günümüzde hala değerli bir çalışma olarak görülüp okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.
"Sanat eserinin biricikliği, gelenek bağlamına gömülü oluşuyla özdeştir. Geleneğin kendisiyse son derece canlı, olağanüstü şekilde dönüşebilirdir. Örneğin Antikçağ'dan kalma bir Venüs heykelinin, onu tapınmalarının nesnesine dönüştürmüş Yunanlarda sahip olduğu gelenek bağlamı, aynı heykele baktığında uğursuz bir put gören bir Ortaçağ ruhbanınınkinden farklıydı. Ancak her ikisinin de gözüne aynı şekilde görünen yegâne unsur, heykelin biricikliği, başka bir deyişle bunun aurasıydı. Sanat eserinin gelenek bağlamına gömülmüş halinin ilk dışavurumu tapınma olmuştur. Bilindiği üzere en eski sanat eserleri, önce büyü merasimlerinin, sonradansa dinî ritüellerin hizmetinde oluşmuştur. Sanat eserinin bu auraya ait varoluş biçiminin hiçbir zaman ritüel işlevinden kopmamış olması son derece önemlidir. Diğer bir deyişle: "Sahici" sanat eserinin benzersiz değeri, asıl ve ilk kullanım değerini oluşturmuş ritüele dayanmaktadır. Nasıl aktarılmış olursa olsun güzellik tapınmasının en dünyevi biçimlerinde bile seküler bir ritüel olmayı sürdürür. Dünyevi güzellik tapınması, Rönesans ile doğup üç yüzyıl boyunca varlığını sürdürdükten sonra daha maruz kaldığı ilk büyük sarsıntıda bu eski temellerini açıkça belli etmiştir. Çünkü gerçek anlamda ilk devrimci yeniden üretim aracı olan fotoğrafın ortaya çıkışıyla (ve eşzamanlı olarak sosyalizmin doğuşuyla) beraber sanat, bir yüzyıl sonra artık yadsınamaz hale gelen krizin yaklaştığını hissettiğinde, buna sanat ilahiyatı sayılabilecek l'art pour l'art' öğretisiyle karşılık vermiştir. Bu öğretiden yola çıkarak yine olumsuz ilahiyat sayılabilecek, bir "saf" sanat fikri meydana gelmiş ve sanatın sadece toplumsal işlevini değil, maddi içeriğinin her türlü telkinini de reddetmiştir. (Şiirde bu görüşü üstlenen ilk kişi Mallarmé'dir.)"
(Sayfa 17-18)
"Sanat eserinin teknik olarak yeniden üretilebilir hale gelmesi, kitlelerin sanatla olan ilişkisini değiştirir. Bu ilişki, örneğin Picasso'da gerici sayılabilecekken, Chaplin örneğinde en ilerici haline kavuşur. İlerici tutumun özelliği, içerisinde izleme ve deneyimleme hazzının, doğrudan ve derinlemesine şekilde uzman muhakemesiyle ilişkilendirilmiş olmasıdır. Böylesi bir ilişki, önemli bir toplumsal göstergedir. Çünkü bir sanat dalının toplumsal önemi ne kadar azalırsa -resim sanatında açıkça görüleceği üzere- izleyici kitlesinin eleştirisi ve beğenisi birbirinden o kadar sapma gösterecektir. Konvansiyonel olan eleştirisiz kabul görürken, gerçekten yeni olansa büyük bir dirençle reddedilir. Sinemada izleyicinin hem eleştiri hem beğeni tutumları örtüşür. Bunun en önemli sebebi, seyircinin kitlesel tepkisini oluşturan bireysel tepkilerin, gerçekleşmesi an meselesi olan yoğunlaşma tarafından daha baştan belirleniyor oluşuna sinema salonunda olduğu kadar başka hiçbir yerde rastlanmamasıdır. Bireysel tepkiler dışa vuruldukları anda sinema salonunda karşılıklı olarak birbirilerini onaylar. Yine resim sanatından bir örnek verecek olursak: Tablolar, hem birey hem de ufak bir topluluk tarafından izlenme iddiasında olagelmiştir. On dokuzuncu yüzyıldaki gibi tabloların geniş izleyici kitleleri tarafından eşzamanlı olarak izlenmesi, resim sanatının içine düştüğü krizin ilk emaresiydi ve bu kriz, kuşkusuz tek başına fotoğraftan değil, bundan görece bağımsız olarak, sanat eserinin kitlenin ilgisini talep etmesinden kaynaklanıyordu."
(Sayfa 33)