Spoiler içeriyor
Anlatımıma başlamadan önce bu yorumda en ufak bir politik kaygı güdenleri pistin kenarına almak istiyorum. Ben bir Türk’üm, Türkiye’nin kalbi olan Ankara’da doğdum ve filmi her akıl sağlığı yerinde insanın yapacağı gibi kafama kazınmış politik bir yargı olmadan izledim. Her…devamıAnlatımıma başlamadan önce bu yorumda en ufak bir politik kaygı güdenleri pistin kenarına almak istiyorum. Ben bir Türk’üm, Türkiye’nin kalbi olan Ankara’da doğdum ve filmi her akıl sağlığı yerinde insanın yapacağı gibi kafama kazınmış politik bir yargı olmadan izledim. Her ne kadar kadar konusu, yönetmeni ve bize sunduğu eleştiri ile yapıma ön yargılı yaklaşmış olsam da, bu yargıların henüz ilk yirmi dakikada yıkıldığını söyleyebilirim.
Herkesin suçlu, ancak bazılarının güçlü olduğunu anlatan tatlı bir filmdi. Her ne kadar filmde gösterilen kadar derin ve yıpratıcı bir yurt olmasa bile ben de bir yurtta kaldım. Bu yüzden de kendimi filme o denli uzak hissetmedim. Hatta kendi yaşadığım durumlar ile filmin sahnelerini bağdaştırdığım anlar dahi oldu.
Mesela diğer kabinlerde duş başlıkları kırıldığı ve asla tamir edilmediği için arkadaşlarımla beraber buz gibi duşa iki üç kişi girdiğimiz zamanlar, ayak bileği çatlayan arkadaşımdan hastaneye gitmek için gidiş dönüş taksi parası isteyen nöbetçi öğretmen, odadaki kırık pencereyi “tamire” gelen herifin “Bunun tamir edilmesi lazım.” diye gidip bir daha dönmemesi, hatta bir sene boyunca peteklerin buz gibi su akıtıp halıyı sırılsıklam ettiği; üstüne adamakıllı yanmadığından şikayetçi olmamıza rağmen yerine torpille gelen müfettişlerin sorunu çözmekten çok peynirlerin porsiyonunun küçülmesine odaklanması bana filmdeki birtakım olayları çağrıştırdı.
-
Senaryonun insanı sıkmamasının yanı sıra filmin 20 dakikalık bir kısa filme sığdırılabilecek bir konusu var. Ana karakter Yusuf, doğuda çocuklara insan değil de belki yarısıymış muamelesi yapılan bir yurtta kalmaktadır. Arkadaşı Memo bir sabah ansızın hastalanır ve oldukça kötü duruma düşer. Yusuf “arkadaşıma ne olacak” telaşı ve nasıl tarif edeceğimi bilemediğim fakat çocukken suçluluğumuzu saklamaya çalışırken hepimizin yaptığı garip bir davranış ile çözümü öğretmenlere danışmakta bulur.
Öncelikle filmde değinmek istediğim hususlardan biri Yusuf’un arkadaşının kafasına boru düşürmesinden ötürü hissettiği pişmanlığı filmin başından sonuna kadar iliklerime kadar hissetmem. Bana kalırsa filmin buz gibi olmasının asıl nedeni bu. Filmi Yusuf’un gözünden izlemeyi bir dakikalığına bile bırakırsanız ortada bir sorun olduğunu ve Yusuf’un o sorunun ne olduğundan adı gibi emin olduğunu anlarsınız. Yusuf filmin sonlarına doğru her şey açığa çıkıncaya dek öğretmenler ne sorduysa olduğu gibi anlatmaktan çekinmedi, sakinliğini ve efendiliğini bozmadı, olayları kendi ağzından tamamen gördüğü gibi anlattı. Zaten filmin başında gerek banyo sahnesinde, gerek okula hazırlık sahnesinde olan türlü olayları Yusuf yalnızca izliyor. Öyle de kalıyor. Film boyunca Yusuf neredeyse yok gibi. Hiçbir şeye müdahale etmiyor. Biri yap demediği sürece yapmıyor. Öğrencinin biri yerde kıvrılmış ağlarken öğretmen “konuş şunla neyi varmış” diyor. Halbuki Yusuf’un pek de umrunda değil. Eğer Yusuf, en yakın arkadaşı Memo’nun kafasına düşen borudan ötürü değil de soğuk sudan dolayı hasta olduğunu düşünseydi bu kadar üzerinde durur muydu? İyileşsin diye bu kadar uğraşır mıydı? Hiçbir şeye müdahale etmeyen Yusuf arkadaşı hastayken oradan oraya taşır kendi çözüm bulamayınca öğretmene koşar mıydı?
Asıl soru bunlar değil. Asıl soru Yusuf’un neden her şeyi anlatırken kazan dairesinde Memo’yla duş alışını anlatmadığı. Daha doğrusu neden bu kadar korktuğu. Bunun cevabı açık, Yusuf’un korkmasının ve pişmanlığının sebebi müdürün “hata” yapanların saçının ortasını tüm okulun önünde kazıması. Aynı filmin son sahnesinde pişmanlık ve suçluluk duygusu ile edip gerçek sorunu öğretmenlere anlatan Yusuf gibi. Size de bir yerden tanıdık gelmedi mi? Bu bir diktatörlük örneği. Baştaki şahıs tam anlamıyla korkudan besleniyor. Öğretmenlerin ve özellikle müdürün bulunduğu konum ve devlet memuru olmasının etkisiyle her şeyi kontrolü altına alarak köye hizmet için orada olmayıp, bulunduğu konumu kullanarak köy, okul ve devleti kendi menfaati için kullanmasıydı. Van gibi bir yerde arabasına kış lastiği taktırmayan müdürün, muhasebecinin önerisiyle kış lastiğini "devlete kitleyecek" olması da gerçekten güldürdü. Yalan değil çünkü. Hepimizin ister doğuda ister batıda şahit olmadan yaşadığımız şeyler bunlar.
-
Sıktıysam kusura bakmayın, fakat kendi geçmiş yaşantım ile bağdaştırmakta pek güçlük çekmediğim tek bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Bu da öğrencilerin daima kurnaz, çıkarcı, cahil ve eğitilmesi gereken hayvanlar olduğunu düşünen öğretmenler oldu. Henüz filmin başında “Az medeniyet öğrenin ulan!“ diyip -40 derece havada üç küçük çocuğu buz gibi suda yıkatan, daha sonra da “Öyle dememe bakmayın ben arkamı döndüğüm anda sıcak suyu açarlar diye düşündüm.” diyen öğretmen, filmin ilk kırk dakikası boyunca Yusuf’un öğretmenlerden asla yardım bulamayıp kendisine tiksinilerek bakılması, karnı aç olan zayıf bir çocuğun ikinci ekmeği almasına kızıp yemeğini bıraktıran öğretmenin filmin sonunda dağın başında kim görecek sanki diyerek diğer öğretmenlerle sigara yakması, müdür tarafından “revir” adı verilen sekizinci sınıf çocuğun “Hocam ben ne bilirim ki gelene gidene aspirin verip yolluyorum.” demesi, öğretmenlerin yalnızca işin ucu kendilerine dokununca telaşlanmaları, okulda sobayı tamir eden adam hariç kimsenin işinin başında olmaması, birbirinin arkasından konuşan, yüz yüze konuşurken istediğini “tatlı” dille söylemek için lafı “ama hocam” “yahu hocam” diye uzattıkça uzatan ve içten içe birbirine gram saygı duymayan öğretmenler de filme ayrı bir tat katıyor idi.
İşin özüne gelirsek, salt itaatın ve ilkelliğin, birey olamamanın, kendini bulamamanın ve tehdit ile iş yapmanın nasıl sonuçlar doğurabileceğini çok iyi anlatmışlar. Sonuçta ortada, doğuya atanan sevgi pıtırcığı ve güzel eğitim veren ütopik öğretmenler yerine, kendi sorumluluğunca pencerelere bakım yaptırma görevini arabasına kış lastiği almak için yaptırmayan; en sonunda pencere kapanırken kırıldı diye, kapatan öğrenciyi dövüp yerden çıplak eliyle cam toplatan bir müdür var. Keşke yönetmen son sahnelere doğru Mehmet’in hastalığından ziyade okuldaki otoritenin bu aptalca umursamazlığını ve sahiplenmeyişini daha detaylı gösterebilseydi. Böylece çok daha objektif bir film izlemiş olurduk. Fakat yönetmenin de zamanında bu tarz yatılı okullarda kalmış olması hikayenin objektif olmasını tamamen engelliyor. Yani filmi tam anlamıyla Yusuf olarak izliyoruz. Başka bir açı yok. Yine de küçük bir yurt binasına üçüncü sınıf bir ülkenin yönetimini ve haklarını tam olarak bilmeyen bir toplumu sığdırabilmesiyle güzel bir yönetmenlik işi olduğunu söyleyebilirim. Oldukça güzel ve gerçekçi bir filmdi. Benzer konudaki Kongen Av Bastoy’a da bir göz gezdirebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler.