En sevdiğim yazar olan Hermann Hesse'den bir roman daha okumuş bulunmaktayım. Kendisine olan sevgim daha da arttı. Tek kelime ile Müthiş bir yazar.. 1906 yılında yayımladığı ikinci romanı. Eğitim ve aile üzerine mükemmel bir eleştiri eseri tabi bu bilindik ve…devamıEn sevdiğim yazar olan Hermann Hesse'den bir roman daha okumuş bulunmaktayım. Kendisine olan sevgim daha da arttı. Tek kelime ile Müthiş bir yazar..
1906 yılında yayımladığı ikinci romanı. Eğitim ve aile üzerine mükemmel bir eleştiri eseri tabi bu bilindik ve alışkın olduğumuz sert eleştirilerden değil. Hesse'nin kalemine yakışır bir özgünlükte...
"Hans Giebenrath" adında ortaokul son sınıf öğrencisi bir genç bulundukları kasaba da gelecek vaat eden tek kişidir. Bunun farkında olan bütün insanlar, Hans'ın çok iyi eğitim alabilmesi için önemli bir sınava hazırlarlar. Bu süreç çok meşakkatlidir ama Hans sanıldığından çok daha sabırlı ve gayretlidir. Sınavı, beklediğinden daha iyi bir sonuçla kazanan Hans, gittiği manastır okulunda tanıştığı bir arkadaşıyla hayatını, daha önce hiç görmediği açılardan görecek ve bulunduğu konumu sorgulayacaktır.
Hesse'yi bu kadar çok sevmemdeki en büyük nedenlerden biri okuyucu doğrudan şaşırtmak veya sulu drama yaparak ağlatmaya çalışmak gibi bir niyetinin olmaması.. Tam bir Alman ve Avrupa kültürüne sahip. Olayları olabildiğince gerçekçi aktarıyor.
Hayatını büyük oranda değiştiren Doğu gezisi sonrası yarattığı karakterler, "Siddhartha" (1922) veya "Demian" (1919) gibi fazla detay içermemesinin yanında, hikayeye olan bağlılığı, kendi hayatından izler taşımasından kaynaklanıyor. Hans karakterinin çoğu duygu ve düşüncesi doğrudan Hesse'den gelmekte. Bu önceki okuduğum romanlarında pek yoktu.
Kitaba dönecek olursak Hesse 19. Yüzyılın sonlarında gördüğü "Avrupa" kültürünün, başta din olmak üzere çeşitli etmenler ve birtakım sosyal kodlar nedeniyle eğitimi nasıl kötü yönde etkilediğini, yukarıda da belirttim üzere; kendine özgün kalemiyle aktarmaktadır.
"Doğanın yarattığı haliyle insan sağı solu belli olmayan, içyüzü kavranamayan netameli bir varlıktır. Bilinmedik dağlardan, bayırlardan kopup gelen bir seldir adeta, balta girmemiş bir ormandır, ne bir yol geçer içinden, ne bir düzene sahiptir. Nasıl balta girmemiş bir ormanın ağaçtan yana biraz hafifletilmesi, bir temizlik işleminden geçirilerek belli sınırlar içinde tutulması gerekiyorsa, okulun da doğal insanı ilkin parçalayıp dağıtması, dize getirmesi ve zor kullanarak onu belli sınırlar içine hapsetmesi gerekir."
(Sayfa 59)
Alıntıda görüldüğü üzere Hesse, eğitimi doğrudan olumsuz bir şekilde ele almamaktadır. Bunun insan için bir zorunluluk ve önem arz ettiğini vurgulamakta. Ancak eserde yer alan hikaye tam da bu bahsedilen durumu farklı - burada aslında "sanılan" demek doğru olur - yollardan ve farkında olmadan yapılan bir sistem hatası olarak görmekte.
"Eleştiri ile yaratı, bilimle sanat arasında öteden beri sürüp gelen bir savaştır bu, birbirine denk sayılmayacak güçlerin savaşı; öyle bir savaş ki, bilim hep zaferle çıkar savaştan ama bunun kimseye yararı dokunmaz; oysa sanat dönüp dolaşıp inanç, sevgi, teselli, güzellik ve edebiyat sezgisinin tohumlarını saçar çevreye ve her zaman için de karşısında verimli topraklar bulur. Çünkü yaşam ölümden daha güçlüdür, inanç ise kuşkudan daha kudretli."
(Sayfa 51)
Önemli noktalardan biri de bu kısım. Hesse bilimin son derece önemli olduğunu ancak hayatın kodlarını öğrenmekte sanatın önüne geçemeyeceğini belirtiyor. Hikayede yer alan karakterler, toplumun özellikle dinin baskın olduğu kültür kodlarında, eğitimin nasıl kötüye gideceğini, öğrencilerin nasıl yoldan çıkacağını "Hans" üzerinden göstermektedir.
Hesse eğitimin ne kadar önemli bir nitelik taşıdığını ama sandığımız gibi çocuklarımıza bunu doğru aktarmadığımızı açık bir şekilde göstermekte.
Hoşuma giden iki alıntıyı daha ekleyerek, bu güzelim eseri şiddetle tavsiye ederim. Özellikle anne ve babaların okuması gerek (bence).
"Belki o merhametli belletici dışında hiç kimse Hans'ın incecik çocuksu yüzündeki umarsız gülümsemenin ardında batağa saplanmış bir ruhun acılar içinde kıvrandığını, batakta boğulup giderken korku ve çaresizlikle çevresine bakındığını göremiyordu. Ve yine hiç kimse okulun, bir babayla birkaç öğretmendeki barbarca hırsın bu narin ve körpe varlığı bulunduğu noktaya getirdiğini aklından bile geçirmemekteydi. Neden o alabildiğine duyarlı ve nazik çocukluk yıllarında durmaksızın her gece geç vakitlere kadar ders çalışmak zorunda bırakılmıştı Hans? Neden tavşanları elinden çekilip alınmıştı? Neden Latince okulundaki arkadaşlarına bile bile yabancılaştırılmış, oltayla balık tutması ve gezip tozması yasaklanarak insanı yiyip bitiren kepaze bir açgözlülük ideal olarak kendisine benimsetilmek istenmişti? Neden manastir okulunun giriş sınavından sonra bile alnının teriyle kazanıp hak ettiği tatil ona çok görülmüştü?"
(Sayfa 139)
"Hani öyleydi ki, vaktinden önce olgunlaşan Hans, şimdi hastalıklı günlerinde gerçekdışı ikinci bir çocukluk dönemini yaşamaya başlamıştı adeta. Çocukluğundan yoksun bırakılan ruhu, içinde ansızın patlak veren bir özlemle, alacakaranlıklara gömülmüş o güzelim yıllara kaçıp sığınıyor, sağlıklı denemeyecek kadar güçlü ve duru anımsamalar ormanında ordan oraya koşturup duruyordu. Tüm anıları, gerçekte yaşadığı olaylardan daha az bir sıcaklık ve coşkuyla yaşadığı söylenemezdi; oyuna getirilip ayaklar altına alınmış çocukluğu uzun süre önüne set çekilmiş bir pınar gibi şimdi gürül gürül akmaya başlamıştı içinde.
Bir ağaç budanıp da tepesi kesildi mi, köke yakın bir yerinden yeni filizler, sürgünler verir; bunun gibi, henüz ömrünün baharında hastalanıp ölüm yatağına düşen bir ruh da çokluk ilk yaşam günlerine ve sezgilerle kıpır kıpır bir çocukluk çağına döner sık sık, sanki orada yeni umutlar keşfedecek ve kopan hayat ipliğini yeniden birbirine tutturacaktır. Ağacın kökünden fışkıran sürgünler bir solukta boy atar, büyür, özsularla donanır ama yalancı bir yaşamdır ortada görünen, sürgün gelişip de eskisi gibi doğru dürüst bir ağaca dönüşemez artık."
(Sayfa 151)