Coşkuyla Ölmek Bölüm; Akılsız Adam Gençliğimde önümdeki hayatı en büyük derdim olarak görürdüm. Önümde bir hayatın uzanması ve henüz genç olmam benim tek derdimdi. Diğer dertler bundan sadır olmuştu çünkü. Dert, onunla yaşayacağını düşünmektir, gelip geçicilik dert değildir diye düşünürdüm.…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Akılsız Adam
Gençliğimde önümdeki hayatı en büyük derdim olarak görürdüm. Önümde bir hayatın uzanması ve henüz genç olmam benim tek derdimdi. Diğer dertler bundan sadır olmuştu çünkü. Dert, onunla yaşayacağını düşünmektir, gelip geçicilik dert değildir diye düşünürdüm. Yarın ya da öbür gün ya da gelecek ay ölecek olsam benim ne derdim olabilirdi ki; dert yaşamaktır, bunu iyi biliyordum.
İnsan kendi ile başkaları arasındaki farkı ya da benzerlikleri nasıl bulur, bunlardan, bunların her şarttaki sabitliklerinden nasıl emin olur, bunu bilemiyordum.
Gençken her genç gibi genç olduğumun farkında değildim. Bu sebeple "Gencim, şöyle yapayım, böyle edeyim," diyenleri hiç anlamadım. Insanın içinde olduğu hal ona en yabancı haldir. Deli deliliğini, genç gençliğini, ihtiyar fıkradığını bilmez. Birisi yeri gelir de söylerse bunları duyar, duyar da yine anlamaz. Ah işte hayat bu halle yaşanıyor, hayat habersizken yaşanıyor, yaşanıyor dediğim şöyle üstten geçiyor da aklın başına gelip kendi hayatına dair haberleri aldı ğında oturup bir bakılıyor, bu da neymiş diye, yine bir şey denemiyor. Hani insan gençlik, çocukluk resimlerine bakar da hiç tanımadığı birine bakar gibi olur ya, yüzünü başka, ifadesini sandığından değişik bulur ya, bu resmi sündürüp bütün hayatın üstüne çekseniz işte örtü budur. Hak ve hakikat örtüsü budur. Ben gençken neticede sadece bir canlıydım, ama hayatta değildim.
İhtiyar coşkusuz ölür, genç eğer ölürse coşkuyla ölür. İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Coşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim.
Bazı dizelerde kalbim gümbür gümbür atar, derin ve sert bir sıkışma duyardım. Yazan bir parça ölmüş, okuyan ben kısmi ölü, ama bu hayat nasıl şeyse, böyle yarı canlılara talip, bizi sürükler yine bırakmazdı. Ne olurdu oysa şöyle kayıversem toprağa. Hayır. Hâlâ da sağım ve ölme coşkumu yitirdim. Artık öldüğümde ya hastalıktan ya ihtiyarlıktan öleceğim. Bunu düşünmek beni için için eritiyor, ölümden artık utanıyorum. Genç, hayattan utanandır, burada bu halde olmaktan utanan. Ihtiyarsa yaşamış olduğu için artık ölümden utanan.
Ben bütün şartları sıyırdığımda kalandan iğreniyordum, tabakta kalandan değil ya da önüme konandan değil, tabağın kendisinden ve önüme bir şey gelmesi, konması halinden iğreniyordum. Bu tiksintim hiç hafiflemedi.
Ve birden aslında kendimden el çekip benim yerime cenkleşsin, benim yenildiklerimi yensin, benim diyemediklerimi desin diye bu zavallıdan medet umduğumu anlayıp gözlerimi ondan kaçırdım.
Ben istiyordum ki, hayatımın bütün pürüzlerinin üstünden ince bir zımpara olarak geçsin, o her kendime dönüp baktığımda göğsüme batan kıymıkları az da olsa bir cilalasın, beni perdahlasın.
Çocuk dediğin ilerde neler giydiğini düşünüp geçmişine bakarak pek yol aldığını hissetmeli, geçmişinde bir mahrumiyet ve eksiklik duymalıydı. Eksiklik duymayan tamlığı nerden bulacaktı?
Anlasa beğenmezdi zaten, kim anladığına bir kıymet vermiş ki, anlamak küçümsemektir biraz da. Buna da talip değilim. Üstelik daha açığı şu ki hem anlamayacak hem küçümseyecek, küçümseyebilmesi anlayabildiği zehabını ona verecek.
Tam hayalimdeki gibi olmadı ama hayal zaten o hızla kaçıp giden yabani at sürüsü değil miymiş, öyleymiş.
Odası kudümü, takkesi, elifbası, Mushafı, küçük yatağı ile bir hücreyi andırsa da, andırmak acaba asıl sahibi anmak mıydı?
Dertlenmeyeceğini anlıyordum. Bu istediğim değil mi, diye düşündüğümde, evet diyemiyordum, dertlenmeyenin dertlendireceğini biliyordum. Bunun da sahibi ve tabii yönelimi belli idi; bendim.
Çocuklar ve ihtiyarlar herhalde hem ihtiyaçları olduğundan, hem kendilerine bu hürriyet verildiğinden dünyanın her aksi işi gibi sabah uykusunu hiç sevmezler.
Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve "Neyse rüyaymış,” demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlaka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.
Kaçmak tüm yaşamım boyunca asli fiilim, varlık alanım olmuştu. Tüm kâinat, gelmiş geçmiş yaratılmışlar peşimde, ben hep soluk soluğa idim. Kendi soluğumu duymaktan, uydurduğu efsanesine inanmaktan, hem anlatan hem dinleyen hem hayret eden hem sonunda "Huuu" diyen olmaktan, yerimi tayinden şaşkındım.
Acaba duymak nasıl bir şeydi, ben neyi nasıl duymuş ve duyduklarımın doğruluğuna nasıl inanmış ve emin olmuştum? Duyduklarım bakıp görüp içime yerleşen ve kendi sesleri ile uğuldayıp başka bir varlık gibi bana kendilerinden bahsedenler miydi, ben onları hiç tanımayıp tanıdığını söyleyenlerden mi işitmiştim?
Ne tuhaf şey çocukluk, hiçbir şey tuhafına gitmiyor.
Nereye bir sözle eğilsem, ne vakti bir hayalle eğsem, kime gözlerimi yumsam da açsam beni bekleyen hep bu sükût.
Acaba bir söz, bir başka telakki bir başka benliğe uzanıp kavuştuğunda, o arada, o esnada neler oluyordu? Acaba benlik bu yeni gelenle ve geldiği yeri tarumar etmek ve mevcutları beğenmemekle geldiği yerde ne yapıyordu,
Evlat, evlat sen kimin kanındansın, kimin canındansın? En az benimsin, en az benim gibi olansın, üstüne üstlük benimsin, ben seni ne yapayım, senden ne yapayım, kendimi ne yapayım, benden sana ne katayım, güzellik çoğuldur derler, seni bu çoklukla nasıl barıştırayım, hakikatle nasıl tanıştırayım, biliyorum ne istediğini, bana karışma ben müstakil, ayrı bir varlığım, kendime göre bir varlık planım var diyorsun, "Varlık planı” sözünü de meşhur bir hocadan öğrenmişsin, yüzüme yüzüme söylüyorsun, bu sözü söyledin diye bütün plan da önüne açıldı ve dahi saçıldı zannediyorsun, kendi kendime ne olursam, ne olacaksam o olu rum, hiç yorulma, beni de sıkma diyorsun, beni modernliğe itiyorsun, yani baş aşağı yuvarlıyorsun, ikindi vakti camide o kış ikindisinin soğuğunu iki kaburganın arasına yiyor da.Tin suresi kubbede çınlıyor da hâlâ aynı kalıyorsun, kalırım diyorsun, o rüzgâr hani geçen gün ikindi vakti aniden caminin içine girdi de mihrabın arasında beni buldu da Azrail gibi yokladı ya, dehşetli soğuğu bana duyurdu, sırtımı bıçaklayıp da gitti ya, ben sana baktım, sen elindeki plastik tespihle meşguldün, bana ve ürpermeme dikkat etmedin, bütün dikkatin dikkatinin ve hayretinin bir şey tarafından kapılmamasına adeta ayarlı, tam geliyor diyorum, gözlerin başka, hem de bir şey olmayana çevriliyor, dikkat sana bir şey yapamıyor, hayret sana hayret ediyor, sure çınlayıp geldiği yere geri gidiyor, ikindi rüzgarı aralık sonunda kulunçlarının yerini bulamıyor, amud-u fukaran zengin, fakirliğini bilmeyen her şey gibi alabildiğine zengin, her şeyim var diyorsun,dünya sana verecek ne dert ne zevk bulabiliyor, dünyayı perişan ediyorsun. Gerçi iyi de ediyorsun, ama böyle yapmakla dünyanın kendisi oluyorsun.
Peygamberimiz “İlim Çin'de olsa gidin alın,” buyurmuş. Bu şu demek; siz ne Çin'e gidebilir ne alabilirsiniz, bulduğunuzu bile yiyemez, yediğinizin de ne olduğunu bilemezsiniz, oturun oturduğunuz yerde, ilim Çin'den uzak, Çin ilimden derin, ilim kiminin en kuytusunda, kiminin iki kaşının ortasında.
Akşam eve dönüş mahzun ve düşünceli olurdu. Düşüncelilik neden mahzunluğun da hemen elinden tutar, düşünce neden hep keder örtüsünün üzerine oturur ya da büsbütün üstüne çeker?
.