Coşkuyla Ölmek Bölüm; Akılsız Adam Sadullah Efendi sanki bir kaplumbağaydı da az yanaşmak, dokunmak başını içeri kaçırmasına kâfi idi. Kaplumbağanın bu hareketi de zaten hayli tuhaftı. Koskoca değirmi kabuk, boz bulanık damalı bir hilkat evi, belki üç yüzyıllık bir surat…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Akılsız Adam
Sadullah Efendi sanki bir kaplumbağaydı da az yanaşmak, dokunmak başını içeri kaçırmasına kâfi idi. Kaplumbağanın bu hareketi de zaten hayli tuhaftı. Koskoca değirmi kabuk, boz bulanık damalı bir hilkat evi, belki üç yüzyıllık bir surat ve ayaklar, ama nikabını açıp da âfitâbını göstermede fevkalade çekingen, hatta merdümgiriz bir sıfat bekçisi ruh. Bakan sanki mest, gören daha evvel gördüklerine lanette... Ama kaplumbağanın kendine biçtiği değer ve insanı kendisi karşısında koyduğu yer tesadüfi bir karsılaşmadan bile kaçınıp taşlaşmadan başka değil.
Gerçeğin tasdike ihtiyacı var mıdır? Hayır. Tasdikin gerçeğe ihtiyacı vardır. Yalandan ve olmayandan korunmaya ihtiyacı vardır. Ama ihtiyaç, dünyanın acıklı sözü, ihtiyaç ki, varsa, karşılığı yoktur.
Ben hayatta kendime bir yol bulamadım, yapamadım da, mevcutlara giremedim de. Tırmanamadım da, büsbütün aşağı yuvarlanamadım da. Anlatılan, görünen, gösterilen şeylerin yol oluşu bana inandırıcı gelmedi. İnandırıcı gelmemek bir yana varlığı bana yokluk geldi, yokluğu varlığa kanıttır diye yokluğunu ikrar etmek varlığına tanık tutulurum diye bana hepten perişanlık geldi. Buna sebep yok demedim. Keşfede ede bunu keşfettim. Ama keşif, eğer gerçek bir keşifse, yani gerçek bir sır ise size açılan bir sır olarak, hep saklamanız gereken bir şey olarak bir an için gözünüze açılıyor ve tekrar kayboluyor. Yani bunlar suyun 100 derecede kaynaması gibi bir keşif değil, yerçekimini fark etmek gibi bir keşif değil, fark eden bağıramıyor, büsbütün sesi kısılıyor.Herkesin bir yolu var mıdır bilmem. Hayatta asıl bilmem gerekenleri bilmem. Bu da aslında onlardan biridir. Bilsem, yine bir şey bilmiş olmayacağım, bunu biliyorum. Başkasına ait, onun sırrı ile bildiği bir şey anlatılsa bile anlaşılmıyor. Çalınmasından bile korkmamak lazım. Anlatmak için çırpınılsa, bir gerçek bir başka kimse ile birleşemiyor. Mümkün değil birleşmiyor. Gerçek, parmak izi gibi kendine ait, değişmez, neye yarar peki? Suç işlediğinde yakalanmaya, başka değil. Parmak izi ile kim felah bulmuş, kim parmak izini gösterip rahatlamış, kim başkasında olmayan yani başkasının göremediği yani ona yok sayılan bir gerçekle övünmüş de neyle övündüğü anlaşılmış? Kim övünmüş de övünürken asıl söylemek istediklerini söyleyebilmiş? Ah pek yazık, gerçekten pek yazık. Gerçek varsa, bu yazıktan vazgeçerim. Yoksa yazık demek hiçbir şeye yetmez. Bu yazık dünyanın, orta yerin, bu pek kâbuslu rüyanın söylenişi. Yaşıyor muyuz? Evet, pek yazık, şimdilik pek yazık.
"Üstadım," dedi. Malum, devir, cahilin daha cahile "Ustadım," diyerek kendi üstatlığını sağlam kazığa bağlama devri.
Hoşluk, böyle kafiye uğruna kabul görecek kadar kof mudur?"
Çünkü ömrüm dramatik konuşmalar yapıp kendi konuşmamdan büyülenmekle, tekrar böyle bir konuşma fırsatını beklemekle geçmiştir. Gerçi sanıyorum ki bütün kafasızlar aynı durumdadır.
Olmuş demek varlık ile iş bitmiş, artık varlık varken ve değişebilirken yokluk kabristanında istirahata çekilmiş olgu demektir.
Ne oluyor dendiğinde olan hiçbir zaman anlatılan, sözü edilen hatta ihsas edilen değildi. İnsanın kendisine olmasını istediğiydi. Çok üzgün olduğunu söylemek üzülememenin tercümesiydi, perişan oldum demek hakkı ile ıstırap çekemiyorum demekti. Ve benzeri.
Zaten hep bir yerden bir yere gitmek, gidilen yere alışmak, göçülen yerin hasretinde olmak, mukayese etmek, yol hazırlıkları ve eziyetler ve yerleşmeler büyüklerin dünyasına aittir. Çocuk bir kedi gibi karışıklıktan, perişanlıktan lezzet duyar. Evde derli toplu odada oturup, mutfakta yemek yemeyi değil de tam aksi, yetişkinlerin bir an evvel kurtulmaya can attıkları şeyleri sever.
Ben kendimi ömrüm boyu, neden bilemem, aslını bilemem, sebeplerini bilemem, bir kusur timsali olarak gördüm. Bir kusur sürahisi idim de ne akıtsam öyle akıtır, kusurlu akıtırdım. Hep eksik ve kırıktım da tamlanamazdım. Hep yarım ve yanlış anlamadaydım da doğrulamazdım. Hep bir ayıp gizlemek zorundaydım da bu ayıp zaten bendim, bundan kurtulamazdım.
Dertli olduğumu ve deva bulmaz olduğumu elbet biliyordum ama kusur bilmezliğin de bir sıhhat olduğunu zannedecek kadar hasta değildim. Hasta idim de kusursuzluk sıhhat ise ben anca nezle idim.
oğlum benim devamım mı, dünyanın devamı mı şaşırdım. Dünya, bir ahmaktan üç ahmak çıkaran dünya, benden bile işte bir ahmak, kendinin devamı bir ahmak çıkarmıştı.
Bana şah damarımdan yakın olan hep bu boğulma ve beyhude bir yaşamdan sonra gelen beyhude bir nefessiz kalma hissiydi.
Her insan gibi o da dünyaya belasını bulmaya, kendinden evvel rezil olmuş milyarlarca insanın yaşadığını yaşamaya gelmişti. Niye geliyorlardı hâlâ peki? Hâlâ niye gelip duruyorlardı? Gelip de görülmemiş ne görüyorlar, görmüşe söylenmemiş ne söylüyorlardı? Görülmüşü bile görememeye, söylenmişi anlamamaya bu fazla ve gereksiz değil miydi? Hadi pek beğense hayır ne beğenecek, hadi bir tat alsa ne alacak, kaç kere ne alacak, kaç kere kimden ne çalacak, çaldığını kaç gün sürünüp takınacak, ne olacak, ne oldu ve ne olacak? Ben de kırk küsur senedir buradayım, gözlerim fal taşı gibi açık, sinir uçlarım tümden dışarıda, kulağım keskin mi keskin, ama yaşayanlar benim gördüklerim ve bildiklerim hususunda bana ve herkese yalan söylemekten usanmadı gitti, usanacağı da yok. Ben dinlemek bir yana onun varlığını bilmekten artık tükendim.
Kim bilir bu çocuk benden çok sonraları hangi perişanlıkla, hangi sokaktaki, hangi eve içinde bir ezinti ile girecek de nereye nereden bakacak da nereyi neresinden göremeyecekti. Hayat kısa diyenlere diyecek sözüm bile yok, kısa gerçekte ne acaba?
Bazı şiirlerin, derste okuduğun bazı şiirlerin ana duygusunu bulunca seni asıl duygulandıranı, hem de bir daha bulamamacasına kaybediyor musun?"
"Hayat Bilgisi kitabındaki resimlerdeki renkler mi güzel, gerçek renkler mi?"
"Aynı değil mi?"