Coşkuyla Ölmek Bölüm; Akılsız Adam Neyi neye toka ettiği ve neyle rahatlayıp yatıştığı belli olmayan benliğine, ömür boyu hayret edilse kendisi bir an hayret etmemenin ilminde, ben onun bu haline yetişemeyerek, sadece geçip gideni görüyor, duyuyor, seziyordum. Duyduğu doğru ve…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Akılsız Adam
Neyi neye toka ettiği ve neyle rahatlayıp yatıştığı belli olmayan benliğine, ömür boyu hayret edilse kendisi bir an hayret etmemenin ilminde, ben onun bu haline yetişemeyerek, sadece geçip gideni görüyor, duyuyor, seziyordum.
Duyduğu doğru ve emindi. Ama burada oluşu da eğer tüm bu görüntüler ve resimler, bakın yaşananlar demiyorum, nazarımda yaşanan yoktur, tüm bu görüntüler bir arka dekor olarak, kış ve yaz, bahar ve sonbahar olarak inip çıkan bu resimler, yukardan aşağı bir perde gibi inen bu resimler, şu çam ağacı sahici ise ve kar kokusu, ağaç kabuklarının altındaki milyonlarca böcek sahici ise o kıvranıp durmaları niyeyse Rıza Efendi'de bunların hiçbirine iman yoktu.
Bakışındaki yokluk perdesi benimle hayatın arasına bir tül gerdi. Onun görüp bulamadığını keşfedeceğime hiç inanmadım. O keşfedileceğe inanan değildi, tahammüle inanandı. Dünya da anca tahammül yeriydi, sabır ve tahammül. Ölmemeye sabretmenin yeriydi. Bunun kendiliğinden olmasını beklemeye sabrın ve tahammülün yeri idi. Beklerken sadaka mı verirsin, saz mı çalarsın, hapiste mi yatarsın, başına geleni anla da hangi damda yatarsan yat, öyleydi.
Bir gün hafiften rahatsızlandı. Çevreden toplaşıp hastaneye götürüldü, bir bakıldı. Doktor "Gazlı yiyeceklerden gaz yapacak şeylerden uzak dursun, kalbini sıkıştırır," demiş. Rıza Efendi o gece sekiz on tane gazozu içim yanıyor, doyamadım deyip içmiş, sabaha yürümüştü. İkindide cena- zesini kaldırdılar. Hayatında gazoza el sürmediğini, önceki gün iştahla birini bitirip öbürünü içtiğini söylediler. Demiş ki, ben bu nimeti daha evvel bileydim, keşke bileydim de kana kana içeydim. Kendimi kandıracağıma gazoza kanaydım, gazozla kandırılaydım. Bunu bile şimdi öğrendim, demiş.
Ben Rıza Efendi'nin gazozla intihar ettiğini, ama bunu kimden gizleyip ne olarak göstereceğini uzun uzun düşündüm. Başına silahı dayasaydı canıyla baş edemeyen günahkâr olacaktı da, yetmiş sene yaşayıp gazozun gazıyla göğe yükselmesi hem çocuksu hem dayanılmazlığın bir ibretnüması olarak aklımın bir köşesinde kaldı. O donuk renkli üstü pütürlü beyaz gazoz şişelerine bakarken Rıza Efendi'nin perdeli ve sıkıntıdan ve yaşamaktan bunalmış gözlerinin menevişini gördüm. Onun o hayata bakarkenki sıkılması ve bana seslenişindeki ses tonu hâlâ yakamda bir süstür. Ne giysem onu çıkarmadım, neyle yakışır düşünmedim. Onu göz rengim gibi üstümde, her şeyin, asıl olanın üstüne gelişi gibi tabii bir hal ile taşıdım.
Hayat onun kabıymış, o da kabında bir sabunmuş, yavaştan, ömrü erdikçe eriyecekmiş gibi yapıyordu. Bunu nasıl yaptığını bilemiyorum da bana verdiği his ve gözüme sunduğu resim buydu. Resmi kaldırıp baktım, baktım da insanın bu kaba girmeye çalışmasına, bunu yer yurt bellemesine bir daha şaştım. Şaşkınlık resmi kardeşim olarak hayretime eşlik etti.
Bir bakışın beni anlaması kadar anlama- masından da, umursamayıp dikkat etmemesinden de, dikkatimi neye yönelttiğimi keşfetmesinden de her şeyden, hep ama hep ürkerdim.
Ama hiçti işte. Var da hiçti, yok da hiçti. Sadullah Efendi on iki yaşında Şeyh-i Ekber olmadıysa ve bakıp bakıp da "Hiçten gayrıyı göremiyorum," diyen değilse, bu hiç, bana çınlayan ve bana sunulan bir şeydi, şeydi de neydi? Bir ince sezgim vardı, bir de az kalını. İnce sezgim beni kıyıyor, kalını, odun olmuş Sadullah Efendi'yi dövüyordu. Hangimiz daha perişanız ve esasta kimin canı yanıyor? Baktım, baktım, ben perişandım ve canı yanan da bendim, ama nedense Sadullah Efendi'ye acıdım. Galiba o an, baba olduğumu anladım.
Yaşamaktan duyduğum müthiş sıkıntı büyük dert, nefes almak ve tamam işime yaradı deyip geri vermek ama almam diyememek, nefesimi ne kadar tutsam da bir, üç, beş sonra dayanamayıp koy vermek, işte bu ve bu kadar. İntihar edenleri büyük ölüler saymadım, imrendim, genç ölenler, işte onlara hayrandım, hayrandım da, ben bu hal ile sahi neydim? Bunu hiç bilemedim.
Bir vakit nasıl olmuşsa bilmiştim ki bizden çıkan her ses ve görüntü kabul etsek de etmesek de, beğenip yanımıza alsak da almasak da bizden sonra da aksedecek olan hayatımıza ait bir aksülameldir.
Her şeyi kendi istediği vakit sunan hayat buna beni ancak şimdi hazır bulmuştu. Onun hazır bulması acaba ne demekti, hazır demek pişmiş mi demekti, bitmiş mi? İnsan terminoloji ile mi sınırlıdır, dil ile mi, her gibi nerden alınıp nereye ekleştirilendir, bilmem de bilsem ne olur ki.
Dünya, her ahmak gibi kendini akıllı ve hep kârda sayan dünya, bilsen, bir akıl edebilsen, seni de benzerlerin batıracak, kendinden saydıkların yok edecek.
Hayatın temizliği öldürmektir, tazelenmesi ve baharı derin kederdir.
Sevilmek ve takdir görmek şişmanlığın ve çeşitli rahatsızlıkların bir sonucu mudur, vitamin eksikliği midir, tırnaktaki beyaz leke midir? Sevmek, asıl sevdiklerin ve tercihe şayan bulduklarından yiyeceğini yedikten sonra gelip dinlendiğin ve teselli bulmaya çalıştığın şu bahçe midir? Yabanî kekik ve mercanköşk kokusunda Hafız Sami'nin delirme pahasına çıkan sesi senin mayonezle bozulmuş cildinin, dimağının, ahlakının ve dönmeze gitmiş edebinin eskiden ekilmiş maydanozu mudur? O şair sen almak istediklerinden hevesini alamayıp geri düşünce okuyasın ve tam da beni aksettirmiş diyesin diye mi yazdı o şiirleri, kendi ölümünü güzel ve kutlu ve bereketli kılmak için mi? Artık bu devirde kitabın satılması değil toplatılması mübahdır.
Hayatla her anlaşmaya varan, varamayanın kederini artırır, onun garipliğine bir ilmek daha atar. Dünyayı her makul bulan onu ayıplayanı yalnızlaştırır, tuhaflaştırır, şartlarını her kabul eden ve ona göre davranan, yaşamada şart olamayacağını düşünenin önermesini daha da gizler daha da bulunmaz yere saklar ve bunu arayanı da gitgide azaltır. Üstelik anlaşmaların her bozulduğu, sekteye uğradığı, makul buluşların yüz geri edildiği an bu dünya anlaşmacıları hemen õte tarafa geçivermek isterler, hemen veryansına hazırdırlar. Ama öteki taraf şartlar değişse dahi kabulcülerden olamaz. Kabul, yenen yemeğe, oturulan eve karşılık bir susmadır da bu kimse kimseyi kandırmasın konuşabilecek olanın ilacı değildir. Ham ruh ve dünya artığı, dünyanın gelmiş geçmiş tüm sokak köpekleri ile kıyaslanmaz bir açlık ve teslimiyettedir. Bilinse, hayat aslında kimseyi teslim alamaz. Ölmek ve öldürülmek teslim alınamayışın son hareketidir.
İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp "Bu herhalde benim," der. Bu dert de ona yeter.
Bilmek içimdeki bir sırdı. Bütün bildiklerim birer sırdı. Bilgi, söylememem karşılığında edindiklerimdi.