Coşkuyla Ölmek Bölüm; Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi Öğrenilen şey artık sanki sizinle durmuyor, yeni ve bilmeyene gidiyor. Anlaşılan orada rahat ediyor. Orada olduğundan başka ve yüksek şeylere tutuluyor, bu da hoşa mı gidiyor yoksa kişilik sanılanın, başkalık sanılanın hastalık…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
Öğrenilen şey artık sanki sizinle durmuyor, yeni ve bilmeyene gidiyor. Anlaşılan orada rahat ediyor. Orada olduğundan başka ve yüksek şeylere tutuluyor, bu da hoşa mı gidiyor yoksa kişilik sanılanın, başkalık sanılanın hastalık olduğunun öğrenilmesi insanı iyileşilmez bir hastalığa mı tutturuyor; belki. Öğrenildikten sonra, biline tanına durmak artık sığınmak gibi mi oluyor yoksa?
Kendime çok haksızlık etmek istemiyorum, çünkü bana sonradan haklarımı teslim edecek kimse ve hiçbir şey yok. Ama haklarım da nedir, bir hakkım var mı, onu da bilmiyorum. Hak aramaktan yana da değilim ama gerçeği bulamayan ve bir türlü bilemeyen herkes gibi ben de galiba hak kelimesi ile bu dünyada gerçeği bulamayanın doğruluk oyalanmasına tutulmuş gidiyorum. Halbuki gerçeği bulsam, keşfedip anlayabilsem hakkı ne yapayım, her hakkımı feda edebilirim. Ama nerde?
Belki hatırlamak yoktur da hatırlatmak vardır ya da birisinde eksiklik oyuğu açmak.
Ben başka dünyalar, hayatlar ve aileler bilmezken dünyanın en normalleri idik. Bizi başkaları anormalleştirdi.
Şimdi şu çağımda çocukluğumu, yetişme çağımı yazıklanarak hatırlıyorum ama ne olsa hiçbir yere gitmiyor denilen çocukluk bile insanın elini uzatıp değiştiremeyeceği, düzeltemeyeceği yerlere gidiyor, hem de nelerle beraber. Bu yüzden belki de çocukluk, hep insanın sonradan, sonraki aklına göre inşa edip yeniden düzenlediği, gidenleri sanki gitmemiş, olanı olmamış yerine koyduğu hayalî bir yer oluyor. Yoksa çocukluk o kadar güzel ve anlatıldığı gibi olsa eminim şimdiki zaman da böyle olmazdı. Çocukluk, bütün tuttuğu ellerin, gidip geldiği yolların, tâbi olduklarının peşinde ilk görmenin, belki tek görmenin, ışıkların ve gölgelerin farkına varmadan en çıplak, parlak ve göz alıcı hallerin dönüp durması sonrasında, hep lekeli, paslı ve küflü bulunan bir yermiş.
Sevmediğim, daha doğrusu anlamadığım, idare ettiğim bir oyuna iş. tirak eder gibiydim. Neyini sevmediğimi bilmediğim zaman bile sevmiyordum. Bilmemek sevmekle aramdakiydi desem insan neyi bilmiş de sevmiştir ki? Ne tuhaf, gerçekten tuhaf Ama tuhaf olan ne? Hatta olmayan ne?
Babamın bana emanet etmek istedikleri kendinin değildi. Miras değildi. Beni kendi içinden çıkmadığı bir kabuğa, orayı makul ve makbul ve güvenli bularak sokmaya çalışıyordu.
Şiir okuduğu için hem derin bakıyor hem anlamadan bakıyor, bir an çok fazla anlıyor, 0 anlayışını taşıyamıyormuş. Kendini kendinde öyle bir yük duymuş ki başka da bir şey taşıyamamış.
Hayat, galiba bende nüfuz edecek ya da incitecek bir şey bulamıyordu.
Rahatsız olmak kendimi biraz olsun içinde ve parçasında duymamla, ona göre davranmamla oluşan bir şeymiş herhalde ki kendimi dışarı atınca bu dert başkasının derdiymişçesine silikleşti ve gözümde gitgide ufaldı, seçemez oldum.
Ama sanki bütün dūnya bir cöldü de bir ben, hem de sonsuz bir hayatla kalmıştım. Önümde sayısız zaman ve ben bütün perişanlığımla bu zamanların arasında vardım.
İnsanlar birbirlerinden, kendilerinde var olandan ve bunun inandırıcılığından bir çekişme ve lezzet arayışında, doyma peşindelerdi.
Ben hakkında konuşulmayan ve bahsi geçmeyen bir şeydim. Bu hali içime sindirdim ama kendimi de yok gibi duymaya, dünyadan silinmiş gibi duymaya başladım. İçimin alabileceği başka bir şey yoktu, benim koyabileceğim başka bir şey yoktu.
Ben kendimi neye uzatacağımı bilmeden ve neyin parçası, neyin kaybı olduğu belirsiz bir vida gibi saplanacak yer bulamadan boşa dönüp duruyordum.
Tatsızdı, iştahım yoktu. Başkalarının bir şey yapar ya da yürürken duydukları heyecanı ve kavuşma arzularını nedenleyecek bir şeyi ben bulamıyordum.
Tat gibi galiba tatsızlık da artan, şiddetlenen bir şeydi.
Israrla elde edilecek şeyin hiç ısrara gerek bırakmadığını gördüm.
Bazen içim kabarıyor ama sözsüz, cümlesiz tuhaf bir kabarma duyuyor sonra kendi kendime sönüyordum.
Konular kapanır gibi açılıyor, açılırken kilit vuruluyordu.
Yemeğe tuz bile ilave ederken bana neden tuz koyduğumu, tadın nesini yavan bulduğumu, nasılı beğendiğimi soracaklar, tuzun zararından bahsedecekler diye tuzluğa bile uzanamıyordum.
Dünyadan kesilmiş bir dilim et gibiydim de etin kalan kısmı ile hiçbir duyu alışverişim yoktu. Ondan kesilmiş bir parça olduğumu da duymuyordum. Öyle baygın, kendi kendime yana yatmış, sanki belli belirsiz bir kan sızdırarak duruyordum. Yalnız kaldığım uzun zamanlarda, iş yapmadığım, masanın başında olmadığım zamanlarda yürüyüşe çıktığımda, şehirlerde dolaşır ya da bir şey içerken kendimi bir akvaryum seyreder gibi hissediyor ama bazen de icinde miyim dışında mı onu bilemiyordum.
Sadakat başka türlü de davranabilecekken bulunduğu halde kalma hali ise eğer, ben hiç başka türlü davranabileceğim bir durum gözlemlemedim. Ya da zaten ne bu durumu ne başka olabilecekleri gözden geçirdim. Sadakat eğer bu ise, pek iltifat sayılmaz.
Madem ben böyleyim, sen de bunu gördün, beni teselli et, bana acı, gerçekten acı, bir şey yap, tuhaflığı görünce hemen uzaklaşma, kulağını sadece duymak istediğine açma, ezbere konuşmaları alkışlama, senin aklından geçeni söyleyince beni övüyormuş gibi yapıp kendi aklına biraz daha kucak açma.
Dünyayı satır, ineği bonfile sanıyordu, kanı tezgâha sızan, kemiği şiddetlice vurup da kırdığı sanıyordu. Geçen gün gittiğim dişçi de insanı çürük diş sanıyordu. Oraya baktığı için, insanın o kadarını gördüğü için o kadar ve o önemde sanıyordu. Bundan dolayı da kendini her şey sanıyordu. İnsan çürük diş ise dişçi de her şeydi. Kimse normalde dişçiye gitmek istemezdi çünkü dişçi insana çürük diş muamelesi yapardı. Bufalodan boynuz yemeyen, atın çiftelemediği, yaban domuzunun burnunun üstüne takıp yere vurmadığı kasap, şimdi bu hayvanların cenazelerini onların kendileri sanıyordu. Her şey ya kıyma ya antrikottu, her şey on ila seksen franktı.
Birileri söyler de siz dinlemezken, birileri konuşur da siz uykuya dalarken hayat ne kadar güzeldi.
Bilen bilmeyene anlatamıyor, yaşa diyor, sen de yaşa, bu sürece katlan.
Ama rahatlık bilmezden gelmek mi, bilmek mi?
Sezmek anlamaktan çok kötü. Anlamak bir, sezmek bindir, anlamak bir müddet içinizde yürür, anladığınızla bir amorf da olsa şekil alırsınız. Sezmek şekilsiz ve hep sancılıdır, her gün yeni bir sancı doğurur. Babam belki anladığı ile ıstıraplı idi, ben ise sezdiklerimle şekilsiz ve kalitesiz, tanımsız ve arkadaşsız bir ıstıraptayım.
İlim ve irfan, yetenek ve olgunluk zaten hep gördüm ki öyle olunmadığını, bir türlü olunamadığını o yola dahi girememişe gösterme ve öyle görünme hali. Ben veya her kimse, gerçekten bir şey olsa bunu gösterebilir mi, ben bir şey olsam beni gören olur mu, bilen olur, tanıyan olur mu? Biliyorum, olmaz. Olmaz. Olmaz.