Coşkuyla Ölmek Bölüm; Rüya İmiş Eyüp gözünüzde fena adam değildir, sizi vazgeçi remem. Çünkü onu fena bulmayan, şu an ondan bir şeyler öğrenmededir. Eyüp, memleketin evladı olarak anasına babasına sadıktır, yani aklının vasatı ile fikrinin kıpırtısızlığı mirasıdır. Bu ana baba…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Rüya İmiş
Eyüp gözünüzde fena adam değildir, sizi vazgeçi remem. Çünkü onu fena bulmayan, şu an ondan bir şeyler öğrenmededir. Eyüp, memleketin evladı olarak anasına babasına sadıktır, yani aklının vasatı ile fikrinin kıpırtısızlığı mirasıdır. Bu ana baba her şeylerini Eyüp'e akıtmış olmanın huzuru ve sükûnundadır. Huzuru, sükûnu dağ başlarında, çilede, ney veya kaval sesinde arayana şaşarım. Huzur kavalın kendisidir, öyle dört delikli, dinleyicisi kudretten sürmeli ve her dem hazır. Yani nihayet derim ki insan, ney falan değil, bizatihi kavalın kendisidir, kendisini dinleteceği en muhterem varlık da koyundur. Burada tüm dünya birleşip koyuna ağlasa, yaptığının karşılığı değildir. Buna sebep koyun eti yenmemelidir.
Evini, oturduğun mahalleyi, ananı babanı, az çok nasıl yetiştiğini biliyorsa, o kendinden saymaya eştir. Peki, bir mahalle dolusu insan bir midir, evini bilmek aslında nedir, anamı babamı gördü bildi ise onlar bu bilmede nerdedir? Ayrı olmak memleketimizde çok zordur. Ölümle bile ayrılamazsın, adamı ahrette arar bulur, mezarda perşembe geceleri ziyaret ederler. Günahını bile ayıramazsın.
Çünkü hayat toplamda utanılacak şeylerin birikimidir, bilirim. Eyüp de bunların hafızası. Ama Eyüp utanmaz, çünkü şimdiki hali geçmişinin uzantısıdır, bana da buna sebep yapışır. Elbet hayat utanılacak bir şeydir. Yaşamak küçültücü bir tecrübedir. Bezimle, zıbınımla, anamı kaç ay emdiğimle, beni sütten kesmek için memesine biber sürüşü ya da kalemle kaş göz çizip beni korkutup geri püskürtmesi ile mi şerefleneceğim, boğazımı kesen naylon önlük yakası ile mi, öksüre öksüre leblebi tozu yiyişimle mi, bir erik için en üst dala tırmanışımla mı?
Bu vazgeçiş seni olgunlaştırdı, benden birkaç yaş büyük gibi oldun," dediydi.
O vakitler zorluktan yakınmak pek olur iş değildi, duyanı iğrendirirdi, şimdiki gibi perişan oldum diyen kucaklanmazdı, beter ol denirdi. O zamanlar bu merhametsizliğe içim kabarırdı, şimdi kucaklananları görünce benim de gönlüm kabarıyor. İkisi de güzel değil belki ama aptalın ve zora gelemeyenin kucaklanıp, korunup kollanması acaba demokrasinin illetlerinden midir diye düşünmüyor değilim. Nerde demokrasi orda elinden tutulup öne çekilen bir seme, nerde demokrasi orda bir bi tarafı açıklık. Üstelik ihtiyaç sahibinin önünde de değil, başka bir demokratın önünde. Bizim azarlandığımız yıllarda memlekete demokrasi demek ki tam yerleşmemişti, ama kulağımızın tozuna tokat yerleşmeye hazırdı. Yedik tabii, yemez miyiz; yarı sağırlığımıza sebep budur ama şimdi derim ki hiç yemeyen de kulağını açmayı bilmez. Ne demişler, bakın çok önemli bir şey söylüyorum: Boynuz kulağı geçer, ama duyamaz.
Ben de yumuşak bir dilim kek, pamuklu bir çamaşır, hesaplı bir deterjan, yemeklik patates, sabun kokulu bir havlu olmuştum.
Sadelik, dinlenme, imrenme... sebebiyle domates ekmek yiyenle mecburiyetten her gün buna talim edenin yemeği de, hali de, boğazından geçen de, memnuniyeti de bir midir? Ama bana bu sözü söyleyen adam gibileri, kendileri her şeyi yiyip içip, her deliğe girip çıkıp az dinlenirken, "Yahu mercimek çorbası gibisi yok, ergene limonu gibisi yok, insanın karısı gibisi yok," diye bağrınan bir öğleden sonrası kırantalarıdır.
İşitmekten kulağımın kuruduğu sözlerden başta geleni, ıstırapların insanı olgunlaştırdığı idi. Ama ben ne yalan söyleyeyim, yaşlandıkça sanki daha çiğleştim, umudum kalmadığından mıdır nedir, o denilenlerden olamadım. Olgunlukla karşı karşıya geçip tebessüm ederek oturamadım. Istırabın acaba sadece kendisi mi kâfi gelmedi? Terbiye limonla, tuzla, yani ovucu, içe işleyici, keskin ve sert başka bir tadı içine almakla ve de galiba böyle bir lezzet kazanmakla oluyor. Ben belki kendi kendime bu ıstıraplardan bir şey çıkaramadım. Çıkardıklarım zayıf bir duygu, camdan, balkondan bakışta belki etrafımdakilerden bir parmak derin bir melâl, biraz sıkılma ve utanma, yaşamaya düşkün olmama gibi faydasız şeylerdi. Şöyle beni küçümseyen ve "Şuna bak, peşine düştüğü şeylere bak," deyip beni hor gören bir karım olsaydı, ben de bu tuzla belki azcık yumuşardım. Çünkü şunu baka baka anladım ki terbi ye denen şey tek başına olmuyor. Yani başa bir şey gelmesi, hatta terbiye edecek bir hayat yaşamak terbiye olmaya yetmiyor. Bunu da bir okutan lazım. Senin kitabını önüne açıp sana bir okuyan lazım. Senin bir başka göze aşikâr olmakla duyacağın utançla kızarman, tatlanman lazım. Terbiye olması gerekene takınılan tavır hepsinden önemli.
Horgörü, o büyük medrese sopası başıma, sırtıma inmeden, ben yatakta onun kıpkızıl acısıyla ruhum aşağılanarak ve kendimi suçlayarak acıdan sağa sola dönemeden yatmadım ki! İnsana en iyi gelen şeyden mahrum, ben böyle neye benzedim bilmem ki? Kendinden yüksek ve ahlaklı bir insanın seni bir şeye tutmayan bakışından ve kaşından daha yüksek ne vardır aslında? Ah beni beğenmeyen bakış, ah beni hakkıyla ayıplayan bakış; nerdesin, seni nerde bulayım?
İlk acı yiyişim o oldu. Tabiilikle akan bir seyrin içine katışan bir başka türlü bakış, aynı hayatı ve odayı, aynı zihni ve sofrayı, aynı anneyi ve kızartmayı başka bir tatla duymaya ve duyduğu ile başkalaşmaya muktedirmiş. Ben o gece sanki ilk defa soframıza oturdum, babamın ve annemin yüzüne, patlıcanın ve çarliston biberinin miktarına, yoğurdun kaç kaşığını yediğime dikkat ettim. Öbürlerinin ne kadar konuşup güldüklerini, ne sıkıntıyı yüzlerinde taşıdıklarını, yiyeceğe içeceğe nasıl muamele ettiklerini ilk kez gördüm. Ve söndüm.