Coşkuyla Ölmek Bölüm; Rüya İmiş Zaten anlamak değil miydi her şeyi bitiren? Hayatın bir sıraya giriş oluşu ilk kez dikkatimi çekmişti ve bu sıra kimseleri pek de rahatsız etmiyordu. Herkes ne ise o olmak bir cendere ve utanç değil, bir…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Rüya İmiş
Zaten anlamak değil miydi her şeyi bitiren?
Hayatın bir sıraya giriş oluşu ilk kez dikkatimi çekmişti ve bu sıra kimseleri pek de rahatsız etmiyordu. Herkes ne ise o olmak bir cendere ve utanç değil, bir başa geleceğin bilindiği sehpa değil, yemek sırası gibi bir şeydi; yemek de dünyada herkesin önüne konulan bir tabldottu hepi topu. Bütün bu sıra, o tabldotu eline alıp bir gözünde iş, bir gözünde çoluk çocuk, bir gözünde maişet olan bu renksiz tepsiyi önüne çekip oturmaktı. Ve herkesin önündeki aynı şeyle, herkesin aynı şekilde doyduğu hayatla işte bu koca ve kokulu yemekhanede uğultu içinde durmaktı. Duyduğum yeis ve çaresizlik duygusu ile uzun günler, geceler kıvrandım. Şimdi hâlâ aradan geçen bunca zamana ve geçen onca derde, geçmeyip kalan onca derde rağmen kendime gözlerim yaşarsa, o günlerime yaşarır. Çünkü öyle bir ne yapacağını bilmez, öyle bir neye hasredildiğini bilmez, öyle bir nereye kaçacağı, neden ve kimden kaçacağı belirsiz bir cendere idi ki bu, böyle bir sahici sıkışmayı hayatımda tekrar yaşamadım. Sonraki sıkışmalarım hayatıma kendi açtığım oyuklar, girmesine müsaade edilenler ya da muhtelif tekinsizliklerdi. O ise, işte gerçek anlamda aslında masum olma hali ve bir masumun duyacağı istiraptı. Masumiyet kayba uğradıktan, şekil değiştirip dehşet seyreldikten sonra istirap, aslında ıstırap değil, hale devamdı. Kısaca hayat da denebilir, diyenler var, ben onların yalancısıyım.
Geri çekilip, az ötede durup, biraz öne geçip hayatıma baktım, dediğim gibi yirmi dört yaşındaydım. Pek bir şey göremedim. Sadece gördüğüm bir şey beni irkiltti, o da o vakte kadar nasıl olup, neye güvenip rahat ettiğimi, nasıl olup da gülebildiğimi kestirememem oldu. Acaba koyun kuzu kesileceğini bilse, ağzındaki o yeşil otla öyle durur ve bir an poz verir gibi bakar mı? Hiç sanmıyorum. Koyun o yeşilliğin ve poz verir gibi duruşunun ebediyet olduğu zannındadır. Ebediyet de belki gerçekten öyle sanıp baktığın bir andır. Çünkü o bakış koyunun resmi, timsali ve hafızadaki çerçeveli fotoğrafı olmuştur. O zaman bu, zaten işte, ebediyettir. Koyun ebediyetin ne ve ne kadar olduğunu bilir. Belki de buna sebep ıstırabı daha az ya da daha kâmil de olabilir. Yediği otun pirzola, paltosunun kazak, derisinin mont olduğunu bilir. Ben de neyimin ne olduğunu bilemeden birden büyümüş de kendi büyümüşlüğüne bir şaşkın bakışla bakan ve bunu ne yapacağını bilemeyen olmuştum. Yaşadığım çevre, taşkın bir şey söylemek aslında istemem ama tabiatın emrindeydi. Her şeyin vakti kollanıyordu. Vakit de elleyerek, bakarak, yoklayarak tayin ediliyordu. Vakti gelenin, güzel bulunmakla, burada bir tane de dursun, kalsın denmekle oyalanacağı ve saklanacağı bir köşe yoktu. Bütün dip köşe zaten her gün ne var diye, gözden kaçan bir şey olmuş mu diye yoklanırdı. Hiçbir paltodan, pardösüden, çantadan sürpriz bir para çıkmaz, dolapta hiç "Aa kalmış." denecek bir yiyeceğe tesadüf edilmez, canlı cansız hiçbir şey faydası, yaratılış ya da yapılış gayesi dışında bir muameleye tabi tutulmazdı. Başka bir şeye acıyacak, onun mesafe kat etmesine müsaade edilecek, başka varlık yapılarına kulak kabartacak ve buna bir basamak olsun uzaktan bakacak aralık yoktu. Her şey her şeyle burun buruna idi. Vakti geldi denen için pek de çare yoktu. Basa bir iş gelmeden, cinsdışı birisi ile temas etmeden, benzer, mümkün mertebe aynı cinsin bulunmasına şart ve muvaffakivet olarak bakılıyordu. Bunu sonradan hayvanlarda da gördüğümde kendi düğünüm aklıma geldi de, o cinsinden bulunmuş Van kedisine aslında altın takmam gerektiğini anladım. Bu belliydi, yapılır yapılmaz, ama kefareti buydu.
Hayat belli bir şeydi. Nasıl bu kadar belli idi bilemiyorum.Ama belliydi işte. Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalanma idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi. İbretler tekrarlardan, eziyetler yol dışına çıkışlardan, memnuniyetler gevrek gevişlerden ibaretti. Hayat, belki bir şey çıkar diye olmadık damızlıklar icat etme, onlardan bir şey umma ve bulamama idi. Hayat gözümde hiçbir şeydi. Birisi bana şimdi "Hayatım" dese, bıçağı karnına saplarım. Hayatımmış, bütün o iltihap, bütün o kekremiş akış, bütün o durgun barlanmış su, bütün o göze çekilmiş ekşi, küflü perde, hayatım ha?
Evdeki koltuğu kimseye vermezlerdi ama beni verecek yer arıyorlardı.