Coşkuyla Ölmek Bölüm; Rüya İmiş Aklına türlü şey gelir, ahretini ateşe atarsın, ah dünya ne tuhaf yer, ya dünya ateşte ya ahret, ah dünya zaten meydanda da acaba öteki ne halde? Mesafe almak diye bir şey yokmuş, mesafeyi anlamak varmış.…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Rüya İmiş
Aklına türlü şey gelir, ahretini ateşe atarsın, ah dünya ne tuhaf yer, ya dünya ateşte ya ahret, ah dünya zaten meydanda da acaba öteki ne halde?
Mesafe almak diye bir şey yokmuş, mesafeyi anlamak varmış. Bu bir günde de olabiliyormuş, bir ayda da; işte o mesafeyi anlamak bir baş dönmesi, bir arayı ne ile dolduracağını bilememek, anladığının katiliği ile yeni yere kesin yerleşik olmak... Bunların hepsi insanı, içinde baş döndürerek sallayan bir çuvala girmiş da fırlatılacak yer arıyor olma haline sokuyordu.
Her şeye rağmen asıl olan yokluğumdur; her şeye rağmen tuhaf bir şekilde varımdır. Varlığımı beğenmem, yokluğum kâfi gelmez. Varlığım aslında işe yaramaz, yokluğum bir siluetin kayboluşudur. Kendine bir anlam ve varlık yüklemek aslında gerçekte ne zordur.
Geçerken "O bendim," demek ve buna yine de bir anlam verilememesi ve kendini kendi gözünle bile seçememek ne zordur, ne zor.
Bu katlanma nasıl şeydir diye zaman zaman düşündüğümde, katlanma denenin, insanın zaten belli katlarından biri olup kendindekinden bir iki fazlaya gösterdiği celallenme olduğunu artık kabullenmiş durumdayım. İnsan kendindeki her kötünün bir fazlasını katlanılmaz, iki eksiğini de mükemmel bulur. Buna inancım tam.
Hayat kimleri terbiye etmemişti ki, zaman ekşi üzümü ne yapardı, neler gelirdi başa şarap oluncaya dek. Buna sebep belki de memleketimizde karakter diye bir şeyden söz edilemiyordu. Bir insanın on yıl öncesi ile yirmi yıl sonrası tamamen farklı idi. Birisi birisini kolundan bacağından yakalayıp yere çaldı mıydı, işte ne afra kalırdı ne tafra, ne o gençlik azgınlığı kalırdı, ne gelecek hülyası, varsa yoksa ahret. Boşuna dememişlerdi "Yerine düşen gül, düşmeyen kül olur," diye. Yerine düşen de kim bilir, acaba var mıydı? Terbiyenin en iyi yollarından biri, başta geleni, hem de kesintisiz olması sebebiyle evlilikti. Eloğlu adamı öyle bir terbiye ederdi ki, hem ne buyurmuş Efendimiz, "Eşler birbirinin öğretmenidir." Eh, tabii öğretmen de eli maşalıdır. Topuğu takırtılıdır. Hal bu olunca, göz, bir kez olsun istediği ile göz göze gelemeyince, ister istemez ahrete dikilecekti, hiç hak bulunmayınca ister istemez baş yukarı göğe bakacak, aradığını orada görmeye çalışacaktı. "Bak oğlum,” deniyordu bana, "bak, iş ile eşten mühimi yoktur, iyi bir kadın devlettir, lakin iyi kadın da yoktur, iyiyi sen oluşturacaksın, şekil vereceksin, hanımın neticede sende ne görürse o olacak." Ben bu sözlere kulağımı dikiyor muydum, tıkıyor muydum bilmiyorum da, hangi kadının bana bakarak şekil alacağını bir türlü kestiremiyordum, acaba ben ne şekildeydim?
Sabah oldu. Hep olur. Buna sebep sabah oluşunu bir aralanma, bir aydınlanma saymamak gerekir, ölmez sağ kalırsak sabah olur. Sabah, gecenin gençleşmiş, kuvvete gelmiş, hayallerinden arınmış ve hatta şimdi onları inkâr eden halidir.
Ben artık havadaki, sofradaki, masaya konandaki fazlalıkları ve nereden geldiklerini seçebiliyordum.
"Karınca kendi evinde Süleyman Peygamber gibidir," dedi.
Ellerimde her sabah itip uzaklaştırmaya çalıştığım geniş boşluk, bakıp bakıp kopkoyu bir bakışsızlığa düşebilirdim, bilirdim ki kim nereye düşerse düşsün sonra kalkıp evine gider, insan düştüğü yerde, yaralandığı yerde, bittiği yerde değildir, bunların hepsi evdedir, ev görmeye bu yüzden dayanamam.
Herkesten kurtulmak ancak kendini feda etmekle oluyormuş anladım; herkesten kurtuldum, kendimi kurtaramadım, onu rehin vererek bir yaşamaya başladım.
Her değişiklikten, başkalıktan ve başkalardan besmele görmüş şeytan gibi ürkmek ve hep o alışıldığı, bildiği aramak, bulamamaktan korkmak hayatlarımızın temeli idi. Olur da daha farklı bir hayattan ve sofradan, alışverişten, hele aşktan söz eden olursa bizi bir korku sarar, pilavların lezzeti azalır, patlıcan iyice yağ çekerdi. Ev kâfi derecede temiz görünmez, herkes eşine ilk kez görüyormuş ve bunca zamanı birlikte nasıl geçirmiş anlayamayarak bakardı.
Çocukluğumda bir şekeri yemeye kıyamayan, bir salatalığa elinde evirip çevirip bakan, bir teneke kutuyu silip parlatan ihtiyarlar görürdüm. Belki bunlar ihtiyar değillerdi de işte, dünyadan onlara bu kalmış onlar da bakıyor, siliyor, harcamaya kıyamıyor ve parlatıyorlardı.
Biz elimizde portakal, soyulup, bıçağın ucu ile uzatılan elma, oğlanın yediği mandalinadan çıkan çekirdekleri topladığı avucu, karanlıkta, ışıklı odada, yatmaya daha varken, uyumaya daha varken, uyanmaya daha Biz elimizde portakal, soyulup, bıçağın ucu ile uzatılan elma, oğlanın yediği mandalinadan çıkan çekirdekleri topladığı avucu, karanlıkta, ışıklı odada, yatmaya daha varken, uyumaya daha varken, uyanmaya daha varken ya da bunların hepsi yine toplaşmış, hepsi bu odada beraberken, minderler, koltuklar ezilir, halının tüyleri dökülür, perdeler eprir, formikalar köşelerinden atar, radyonun siyah deri kılıfı radyo zayıflamış gibi nedense bol gelir, balkonda çamaşırlar salınır, başka bir mandalla ipe tutturulmuş mandal sepeti tıngırdar, iki sardunya, bir kova, bir tavan süpürgesi, bir faraş, bir eski terlik, işte her şey, biz dursak da, gitsek de sanki zamanın ve bu ömrün sahibidir. varken ya da bunların hepsi yine toplaşmış, hepsi bu odada beraberken, minderler, koltuklar ezilir, halının tüyleri dökülür, perdeler eprir, formikalar köşelerinden atar, radyonun siyah deri kılıfı radyo zayıflamış gibi nedense bol gelir, balkonda çamaşırlar salınır, başka bir mandalla ipe tutturulmuş mandal sepeti tıngırdar, iki sardunya, bir kova, bir tavan süpürgesi, bir faraş, bir eski terlik, işte her şey, biz dursak da, gitsek de sanki zamanın ve bu ömrün sahibidir.