Coşkuyla Ölmek Bölüm; Rüya İmiş Her şey ve herkes geçse biz muhkem, sabit, emin yerimizde kalsak. Bütün hayat akarken biz camdan baksak, boğulanı, ezileni, itileni... izlesek. Evdeyiz, kapı çelik, üstten de kilitliyoruz, "Kim o?" demeden kapıyı açmıyoruz. Bir tek bizim…devamıCoşkuyla Ölmek
Bölüm; Rüya İmiş
Her şey ve herkes geçse biz muhkem, sabit, emin yerimizde kalsak. Bütün hayat akarken biz camdan baksak, boğulanı, ezileni, itileni... izlesek. Evdeyiz, kapı çelik, üstten de kilitliyoruz, "Kim o?" demeden kapıyı açmıyoruz. Bir tek bizim şu kız utanıyormuş "Kim o?" demeye, gençlik işte, başına utanılacak bir şey gelmesin diye soruyorsun desen anlamaz; bütün utanılacakları bir bir yaşadıktan sonra da utanmaya başlar. İnsan işte, işi gücü, bittikten sonra elindeki boş bardağı içiyormuş gibi ağzına götürüp getirmek, insan işte, kertenkelenin hallicesi, daha yavaşı, ama sorsan falan da filan.
Evde yalnızken üstüme acıklı bir hal geliyor. Kimseye görünmeyeceğimi bilir bilmez omuzlarımı inmiş, yüzümü süzülmüş görüyorum. Bir hayatı devirdin diyorlar, sağa sola bakıyorum, devirdiğim bir şey görmüyorum, kendimi yan yatmış görmesem de seziyorum. Yaşları devirdin diyor Cemile, acaba nasıl devirdim? Insan devirdiğini, devirirkenki mücadelesini, devrilecek gibi olurken doğrulttuğu sırtını bilmez mi, ben bilmiyorum. Söylemek, buncadan sonra gerekli mi, devrildiğimi biliyorum. Başkaları bilmiyor görmüyorsa, tamam, uluorta herkese de söylemiyorum. Gençliğimizde Eyüp ile bazı dergiler alırdık. oralarda bazı şarkıcıların ya da bizden baska bir yol tutmuşların evlerini, daha doğrusu hallerini, neyin içinde olduklarını gösteren resimlere tesadüf ederdim. Bir masa üstünde siseler, dolu mu bos mu, bardaklar, yerde oturmuş birisi, pencere ardına kadar açık, rüzgâr tülü kaldıracağı kadar kaldırıp odanın içinde havalandırmış, dışarıdan görünen bir manzara, tek tük eşya, plaklar, pikaplar, müzik aletleri, çaldığı enstrümana eğilmiş kimseler, kitaplar, kâğıtlar. Bu resimlere bakar bakar bu çok uzak dünyada tarif edemediğim bir şeyler görürdüm. Çünkü bana öyle gelmezdi ama başkalarının sefahat, perişanlık diye adlandırdığı yerdeki adamla yapılan konuşma o odanın bütün boşluğunu galiba bana hoş gelenle doldururdu. Boşluk galiba benim en dolu bulduğum şeydi. Bir şey biraz, ne bileyim bir şeyle doldu mu, bana her şeyini kaybetmiş, kaybolmuş gelirdi. Ama boşluk, kocaman, derin, karanlık ya da sisli, anlaşılmaz bir boşluk, ne varsa ondaydı, her şeyi o çekerdi ve bu her şeyi o gizlerdi. Onların o boşluk ve başka halden bizim berjer, koltuk, kanepe ve misafir odası takımındaki konuşmalara benzemeyen bir şeylerle seslendiklerini duyardım. Bu duyduklarım beni boşluklara, tepelerdeki evlere, uçuşan tüllere... çekerdi. Annem beni bu dergilere gömülmüş görünce, “Bunların sonu kötü, felaket, şu hayata bak," derdi. Ben bakar ve bu paslı tenekede başka türlü açmış bir çiçek görürdüm. Bizim devetabanlarına, kauçuklara, süs ve salon bitkilerine benzemeyen cicekler. Sonra işte, ben, her ne olursa, demek ki başka şekilde soluk alacağım ve bunun icinde izimi belli etmeden yaşayacağım derken, izim izini benden kaybettirdi. Koltuk, kanepe, halı, pike ve nevresim takımları, bardakalıları, çay kaşıkları ve limon çatalları, kek kalıpları ve hamur karıştırma makineleri hayatı benden sakladı.
Dibi tutmuş tencere ile mizacım uyuşmadı, karda kaymasın diye kauçuk botların altına kızgın şişle açtığım yollara kar buz bana mısın demedi, patates yemekteki fazla tuzu hiç emmedi, Havilland ve Tokalon Cemile'nin cilt lekelerine iyi gelmedi, ço- cuklar ana babanın devamı değil, müstakil de değil, ne olduğu bilinemedi, muskat ve anason gazı geçirmedi, ılık süt bana tatlı bir uyku vermedi, günde yirmi mekik göbeğimi eritmedi, okunmuş pirinç oğlana kâr etmedi, papatya suyu kızı sarışın etmedi, düzenli ağda tüyleri seyreltmedi, ayva çekirdeği öksürüğü kesmedi, "Ibrahim Ethem gömleği keten üç Kulhuvallah bir Elham" kayıp kediyi getirmedi, "Elham dürüsüne kızlar sürüsüne ben de birisine inşallah," diyen Eyüp çarpılıp öbür tarafa gitmedi, nar kolesterolü düşürmedi, aspirin mideyi delmedi, Gagarin Ay'a gitmedi, İsa çarmıha gerilmedi, minareden atılan kedi dört ayağının üstüne düşmedi, spor oğlanın azgınlığını dizginlemedi, mum ışığı aşkı tazelemedi, yazın manifaturacıda çalışmak oğlana hayatı öğretmedi, çikolata mutlu etmedi, bir lisan iki insan etmedi.
Şu yaşım ve geldiğim çağ, gördüklerim ve yaşamımın beni taşıdığı şu balkon, şu masa, benim taşıdığım şu ailem, ensem, göbeğim, elimde tuttuğum şu bardak, baktığım şu sokak artık belli ki ben ne görürsem göreyim ne anlarsam anlayayım ne olursam olayım buraya bakarak bunların içinde olacağım. Bana bu manzaraya bakarak bir şey söyleme, görüp göreceğimin bu olması kaderi çizilmiş, yazılmış, kazılmış. Başımı çevirmekten fayda yok, görmezden gelmek boşuna, ait değil gibi duruş beyhude, işte balkon, işte manzara, işte hayat. Varsam ve sahi isem işte de ben.
Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek. Mezarlıkların saadethane olduğuna hep inandım, evet, yatıp üstüne toprağı çekmek, önünden vızır vızır arabaların geçmesi, korna sesleri, yol yapım çalışmaları, duvarlara yazılan yazılar, kıkırdayan kızlar, yaşlı mezarlığa yan gözle bakan mazbut kadınlar, çarşambaları kurulan pazar, kaya gibi domates, şekerpare kayısı, sen mezardasın onlar pazarda. Onların eli kolu dolu senin boş, onların kafası kim bilir neyle dolu seninki neyle, onlar koşuyor sen vardın beklemedesin, onlar şişman sen zayıf, onlar konuşkan sen suskun, onlar bakıp görmüyor sen bakmadan görüyorsun, onlar dua ediyor senin duaların bitti, onlar rüya görüyor, uyanıyor, reçel yiyor, çay içiyor, sobayı yakıyor,üşüyorlar. Sen uzanmış görüyorsun. Rüya mı imiş, belki de hâlâ bilmiyorsun. Onların iğrendiği kurt senin ağzının içinde, onların terliğin tersi ile yetişip öldürdükleri böcek az evvel yanındaydı. Solucan yorulmadan toprağı havalandırıp duruyor, her şey canlı, her şey kıpır kıpır, bir avuç toprağın bile tamamı hareketli, bütün bu canlılığın içinde bir sen ölüsün, oh daha ne olsun.
Balkon sabahları keder, öğleden sonraları utanç, geceleri hiddet veriyor. Bulanık baktığımda kederleniyor, sıkışıp kaldığımda utanıyor, anladığımda hiddetleniyorum. Ağır ağır kendimle barışmaya, daha doğrusu kendimi kabul edilir görmeye çalışıyorum.
Ne tuhaf, böyle başladı böyle devam etti. Hiç ara vermedi. Hayat rüyadır derler. Benim hayatım hiç rüyalarıma benzemedi. Hayatıma benzemeyen her şey rüyam oldu. Benim çarçur etmek istediğim hayatım tasarruf edildi, bu tasarruf kim ve ne için bilinmedi, miras bırakacaksam bu çarçur edilmemiş, israf hiç edilmemiş hayatı bırakacağım. Ama alan, olursa alan acaba ne yapacak?