Bu satırlar için 'kaleme aldıklarım' demek istemem. Zira vaktiyle, 'kendime mektup' niyetiyle yazardım böyle metinleri burada. Lâkin zamanın içinde o mektupları bir bir silmek, kaldırmak mecburiyetinde kaldım. Şimdi ardımda bir hitap kalmadı. Geriye yalnızca kelimeler ve ben, ben kaldım. İşte…devamıBu satırlar için 'kaleme aldıklarım' demek istemem. Zira vaktiyle, 'kendime mektup' niyetiyle yazardım böyle metinleri burada. Lâkin zamanın içinde o mektupları bir bir silmek, kaldırmak mecburiyetinde kaldım. Şimdi ardımda bir hitap kalmadı. Geriye yalnızca kelimeler ve ben, ben kaldım. İşte bu yüzden, bu satırlar artık hiçbir yere ait değil. Tıpkı ben gibi. Bu yüzden isimsiz gönderimdir..
Vaktiyle “yaş aldık da yaşlandık” sözü kulağıma değse de, pek kıymetli gelmezdi. Lâkin zaman, öyle bir öğretmendir ki; sükûtu bile ders olur insana. Gönül, her geçen günle beraber o sözün aslını daha derinden idrak eder oldu. Bazen yalnızca yıllar değil, bir tek saat bile insanın ruhunu ihtiyarlatır. İşte bugün, öyle saatlerden biriydi.
Gözüm gökyüzüne değdi bir an. Ağır ağır süzülen bir bulutla göz göze geldim. İnsan bazen bir bulutta, bir gölgede, bir esintide öyle çok şey görür ki; lakin ne çare, yürek konuşmak ister de lisan yol bilmez. Ne söyleyeceğini, nereye döküleceğini bilemez. Ve insan, olmadık suretlere bürünüp de, ait olmadığı menzillerde oyalanınca, ruhunda bir çatlak büyür. Gitmek istediği yerlere varamamak, varamadıkça içte biriken yangına su bulamamak... Derler ya: Göz kan ağlar... Bugün ben o sözü yaşadım. Bir vakit Tacikistanlı bir dostum demişti: “Bazı gözler kan ağlar da kimse görmez, bazı sesler ciğeri yakar da kimse duymaz.” İşte bugün, bakılsa da görünmeyen, dinlense de anlaşılmayan bir feryadın tam ortasında kaldım. Ve ilk kez, bu dünyada bu kadar sahipsiz hissettim kendimi. Etrafımda insanlar vardı elbet... Lâkin bir kişi yoktu ki beni hakikaten anlasın. Yüreğim işte en çok buna yanar.
Ne zaman birinin derdine koşsam, ne zaman bir yaraya merhem olmaya niyet etsem, en çok kendimi kanattım. Ve bu hâle ne bir isyanım var, ne de sitemim... Lâkin artık şu vakıa ağır gelmeye başladı: Kişiliğim, olmak istediğim kişiye değil; mecbur kaldığım yerlere ait. Ruhum ait olmadığı suretlerde silikleşti. Bu bulanıklık, yavaş yavaş içimi yiyor. Gözlerim nice hakikate şahit oldu da, lisanım sustu. Söylemek istediklerim içimde bir düğüm, geçip gittim en söylenmesi gerekenlerin yanından her gün. Yalnış suretlerden tez vakitte döndüm lakin en doğru sığnak neydi, kimdi de ben bu sığnaktan böylesine uzak kaldım? Yardım ettim, yara aldım. Konuştum, anlaşılmadım. Ve sustum... Lâkin bilinsin ki susmak, karanlığın en derininde yankılanan bir çığlık gibidir; sesi yoktur ama yakar.
Bazen bir bakış, bir duruş kâfi gelir denir ya... Lâkin bazı bakışlar, bazı duruşlar eksik kalır artık. Zihnim anlamadığında, gönlüm dilsizleşir. Ve insan, anlamadığı yerde ne kadar çırpınsa da, varlığı suskunluğun gölgesinde silinir gider. Bugün dahi, zamanın omuzlarıma yüklediği gamı evvelkilerden daha ziyade hissettim. Nazarım bir menzile mıhlanmış, lakin fikrim kırk parçaya bölünmüş hâlde idi. Her bir parça ayrı bir belirsizliğe sürüklenir, hiçbirine yetişmek mümkün olmayacak kadar uzak düşerdi. Öyle ki, bizzat kendime bile gecikmiş hisseder oldum.
İnsanoğlu öyle zamanlara uğrar ki, içinde nice hisler taşırken dışarıya lakırdıdan bir katre bile düşürmez. Âdeta iç âleminde fırtınalar koparken, sükûnetle oturan bir heykelden farksız görünür. Bu fırtınanın uğultusunda yanar oldum bugün. Herkesin sözle var olduğu bir cihanda, ben suskunluğun en kanayan noktasında kala kaldım. Ve tuhaftır ki, bu hâli ne kimseye anlatmak istedim, ne de anlatacak kelâm bulabildim. Zira küçüklüğümden beri, metin olmak telkin edildi bana. Ağlamadan sabretmek, kırılmadan yürümek, unutarak devam etmek… Amma velâkin kimse, bir insanın susarak nasıl kanayacağını öğretmedi. Kimse, gözyaşının yalnızca gözden değil, kalbin en tenha, en uçsuz bucaksız köşesinden süzüldüğünü haber vermedi. Ve bu süzgü, ne bir his, ne bir kişi, ne bir yaşanmışlık için. Tam aksine, gökyüzüne bakıp da saflığa içten damlayan bir yaştı.
Artık bazı yaralarım ile konuşuyorum. Bazı sessizlikleri dinleyerek yön tayin ediyorum. Lakin her yol, vuslata çıkmaz; bazısı yalnızca daha derin bir içe sefer olur. Öyle bir sefer ki, kimi gece bizzat kendi nefsinden kaçmak ister insan. Zira olduğum zât ile olmayı murâd ettiğim zât arasındaki mesafe, kelimeler ile tasvîr olunamayacak kadar uzun ve bu yol artık son bulacak. Her adımda bir parçamı geride bırakıyor, kendimi çoğaltmak isterken dahî eksiliyordum bu vakitlerde. "Lâkin en ziyâde yakan ne idi, bilir misin?" diye sordum kendime. Herkes bir kelâm, bir omuz, bir nazar arar ya... Ben artık aramayı dahi unutmuşum. Zira aradığım ne varsa, yerinde olmadığını o denli çok görmüşüm ki, artık gözlerim dahî aramaktan âciz kalmış. Gözlerim suskunluğu izler durur. Ve bütün bu yorgunluğa rağmen, hâlâ bir ümîde sarılmak isterim. Belki bir duâ, belki semâdan inen serin bir esinti, yahut bir kelime-i latîfe… İçimdeki harâreti dindirecek bir işaret zuhur eder ümîdiyle yaşarım. Zira ne kadar hırpalanmış olsam da, hâlâ îmân etmek isterim; bir yere, bir şeye, belki de yalnızca hakikatin mevcûdiyetine. Bugün, içim biraz daha sustu. Amma sustuğum yerde, bir parçam daha filiz verdi. Belki de sükût, yalnızca bir yok oluş değil, yeniden varlık bulmak içindir. Belki de, insan büyümek ile dağılmak arasında, ince bir çizgide sessizce yürür.
Geçtiğimiz birkaç gün evvel, geçmişe emanet ettiğim bir yıl öncesinin satırlarına rastladım. Kalemim, o vakitler gönlümün diliyle ne güzel söze durmuş meğer... Şöyle dile gelmiş hisler:
"Ey varlığıyla yokluğumu var eden, beni ben olmaktan kurtarıp, yine kendinle var kılan.
Bir zamanlar, içimde Sen’inle çarpan bir vuslat nabzı vardı. Her nefesle öyle bir uyanırdı ki gönlüm, rüzgârın çaldığı yaprak gibi dilimden saatlerce düşmezdi sohbetimiz. Fakat zaman, ne çetin bir mihenkmiş ki; cevherini bile paslandırır. Ben ki Sen’i ararken bir vakit, aramakta bile üşür oldum. O eski ateş küle döndü; kül rüzgârla savruldu; ben savrulurken nefsin deryasına karıştım. Sen ki sükûtumda bile işitilensin, ben ki çağırmaya cesaret edemeyen bir mahrum… Yıllar bana seni unutturmaya yüz tuttu sanardım da, sadece hatıranı ağrılı bir sessizliğe gömdü. Zira bilirim, sen unutulmazsın. Unutan ve uzaklaşan ben oldum. Lakin şimdi, bak, bu harabe kalbimin en tenha köşesinden bir "ya Rab" yükseliyor.
İçimde bir şey sanki; gördüğüm her sureti seni daha çok hatırlatmakla mükellef. Ben ki senden uzaklaştıkça, neye yaklaştım sanırsın?
Yine en çok sana. Ne varsa Sensiz, boşlukmuş. Ne varsa Sen’le, sır ve vuslat olmuş."
Bugün, akşama doğru giden saatlerde düşünülenler ve şimdi, ziyadesiyle de geçmişte kaleme alınan yazılarımın içimde yeniden yankı bulduğunu fark ettim. Bir kez daha kim olduğumu, kim olmak istediğimi ve zamanla uzaklaştığım o eski Mehmet’i hatırladım. En çok da onu özlediğimi ve onu anlayanın, şu cihanda yine onu bulmadığını hissettim. Lâkin hayat, kısa anlara uzun hikâyeler sığdırır; her an bir şahitliktir, her hatıra bir iz bırakır. Elbet bir gün, o izlerin toplandığı bir vakit zamanı, biz de orada olacağız. O güne dek, "Bazı gözler kan ağlarda kimse görmez, bazı sözler ciğeri yakar da kimse duymaz" sözünü yaşamaya devam edeceğiz..
Sevdiğim bir alıntı ile bitirmek isterim yazımı: "Sonra kendi durumuma baktım. Bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış, batmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmışlar."