Geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Norveçli yazar Dag Solstad'ın 1994 yılında yayımladığı eseri. Benim için biraz ilginç bir okuma süreci oldu. Öncelikle kitaba başladıktan kısa bir süre sonra fark ettim ki, eserin -özellikle ilk otuz sayfasında- Henrik İbsen'in "Yaban Ördeği" oyunundan…devamıGeçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Norveçli yazar Dag Solstad'ın 1994 yılında yayımladığı eseri. Benim için biraz ilginç bir okuma süreci oldu. Öncelikle kitaba başladıktan kısa bir süre sonra fark ettim ki, eserin -özellikle ilk otuz sayfasında- Henrik İbsen'in "Yaban Ördeği" oyunundan bahsediyor ve bende o eseri okumadığım için kitabı üstün körü okumuş olduğumu fark ettim, sonrasında ise bitirmeden Yaban Ördeğini aldım. Onu okuduktan sonra bu kitaba tekrardan başladım. (buradaki paylaşımlara baksaymışım bu süreci yaşamazdım, bana ders oldu zira belirtenler olmuş.)
Bu sürecin hepsi mart ayında yaşandı. Kitabı geç paylaşmanın sebebi ise üzerine araştırma yapmam ve çok sevdiğim (gazeteci ama edebiyata olan ilgisi nedeniyle sıkça takip ettiğim)
Deniz Yüce Başarır'ın podcastini dinlemek istedim, iyi ki dinlemişim. Gözümden kaçan detaylar olmuş ve yazar hakkında (eğer içselleştirilmek isteniyorsa) bilinmesi gereken bilgiler var. Bu bilgileri aldıktan sonra roman gözümde çok daha büyüdü.
Bu bağlamda bir eserin kendisi dışında, yazar hakkında da bilgi alınması gerektiğini bir kez daha fark ettim. Aksi takdirde kafada birtakım soru işaretleri kalıyor.
Roman, 1990'larda geçiyor ancak sürekli olarak flashback (özellikle 1960-80 arası) yapılıyor. Bir lise öğretmeninin yaşamından kesit aktarılıyor. Ancak bu karakterin yaşamı ilginç. Toplumda pek rastlanmayan türden..
Burada içeriğinden bahsetmenin gereksiz olacağını düşünüyorum zira bu tarz modern eserler anlatılamaz. O nedenle direkt okunması gerektiğini düşünüyorum ancak; kitap her ne kadar 106 sayfa olsa da içeriği dolu ve yoğun, bilinç akışı tekniği de kullanılmış. O nedenle kitaplarla arası iyi olmayan okurlar sıkılıp, yarı da bırakabilirler.
Kitap sonrası bahsettiğim podcast dinlenirseniz, yazarın hayatı hakkında edinilen bilgiler, eseri daha da anlamlı kılıyor. Siyaset tecrübesi olmasından dolayı bahsedilen toplum yapısı son derece keskin. Bir öğretmenin gerek bunalımı (bu yapı sonucu) ve pişmanlığı, gerekse de yeni kuşağın sanata karşı olan ilgisizliği -biz Türkler gibi- gerçekçi bir biçimde aktarılmış.
Marksizimin, çıkarlar doğrultusunda medyaya satılmış olması kitapta benim dikkatimi çeken önemli noktalardan biriydi. (küçük bir spoiler, bahsedilen karakter, felsefeyi bırakıp Amerika'ya yani kapitalizmin başkentine gidiyor olması tesadüf değil.)
Eser içerisinde bahsedilen önemli romanların (Büyülü Dağ, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği vs.) karakterin iç dünyasını da temsil ediyor olduğunu belirtmek gerek..
Uzun lafın kısası Norveç edebiyatı kesinlikle okunmalı.
Hoşuma giden birkaç alıntı;
"Gregers Werle neler yapmadı ki? Hedvig'i öldürdü, onu ağına düşürdü, sözleriyle etkisi altına alarak kendini kurban ettirdi. Hedvig, büluğ çağındaki bu yarı kör çocuk, elinde bir tabanca, absurd, karanlık bir tavan arasında birini kurban etmek üzere, ansızın anlıyor ki yaban ördeğini değil kendisini kurban olarak sunmalıdır babasına, her ne kadar babasının öz babası olup olmadığından emin değilse de ölene dek onun kızı olacağına inanıyor, o halde niçin kendisi dururken yaban ördeğini kurban olarak sunsun babasına? Ve eyleme geçiyor! Ateş ediyor. Artık babası onun kendi kızı olduğundan ve kızının kendisini çok sevdiğinden emin olabilir."
(Sayfa 26)
"Elias Rukla, insanlar ölüm karşısında bile durup düşünmüyorlar, diye geçirdi içinden, akıllarını başlarına almıyorlar, biraz alçakgönüllülük göstermiyorlar, hiç kimse kendi kendine sormak zorunda olduğu temel birkaç soruyu sormuyor, boş verip geçiyor."
(Sayfa 82)
"Söyleyecek sözü kalmamıştı sanki, hatta kendi çevresinde ve ait olduğu kültür grubundaki insanların da söyleyecek sözleri bitmiş gibiydi. Söyleşmeye teşebbüs bile etmiyordu insanlar. Karşılıklı konuşmayı, kişisel ya da toplumsal bir konu üzerine yoğunlaşarak tartışmayı, hiç değilse bir şeyin içyüzünü kavramanın getireceği anlık parıltıyı yaşamayı istemiyorlardı."
(Sayfa 86)