Psikoloji kitabı olarak değil "kendine yardım" kitabı olarak tanımlanan kitaplardan biri. Hem benim düşüncem hem de yazarımız da videolarından birinde aynı tanımlamayı yapmakta. Beyhan Budak'ın videolarını severek izlerim ve kitaplarını okumaya da gayret ediyorum. Okuduğum ikinci kitabı oldu gerçi, henüz…devamıPsikoloji kitabı olarak değil "kendine yardım" kitabı olarak tanımlanan kitaplardan biri. Hem benim düşüncem hem de yazarımız da videolarından birinde aynı tanımlamayı yapmakta.
Beyhan Budak'ın videolarını severek izlerim ve kitaplarını okumaya da gayret ediyorum. Okuduğum ikinci kitabı oldu gerçi, henüz yeni okuyucularından sayılırım.
Sohbet havasında yazılmış, gayet akıcı ve yardımcı bir kitap. Zevkle okuyorsunuz ve olaylara, hayata daha önce bakmadığınız açılardan bakabiliyorsunuz.
"Damdan Düşen Psikolog" kitabı önerilmiş. Okuma listeme ekledim.
Beğendiğim ve tekrar baktığımda hatırlamak isteyeceğim kısımları (sığmayan kısımlar yorumlarda devam ediyor):
~ Biraz da diğer insanlar için yaşamıyor muyuz sonuçta? Bazen içimden geçiyor; bir şeyin nasıl göründüğü, nasıl olduğundan daha önemli... Yetişkin olmak bunu öğretti bana. Yetişkin olma sürecinde hepimiz sanırım benzer şeyleri öğreniyoruz ama bundan kimsenin haberi yokmuş, bir tek biz öğreniyormuş gibi davranmayı seviyoruz. "Herkesin bildiği sır" dedikleri bu olsa gerek.
~Serbest çağrışım yazma tekniğinde ise iltihaplı olan konu hakkında hiçbir plan yapmadan on dakika boyunca aklına gelen her şeyi, hiçbir imla ya da ahlak kuralına uymak zorunda kalmadan yazıyorsun. Bunu istersen kâğıt kalemle, istersen bilgisayarda yapabilirsin. İlk başta saçma gelse de bazen yazdıkların seni şaşırtacaktır.
Bir diğer yöntem de gönderilmeyecek mektuplar... Bu yöntemde yaşadığın olayla ilgili, örneğin ayrıldığın biri ya da kaybettiğin bir ebeveyne bir mektup yazıyorsun. Bu mektuplar sadece olumlu duyguları değil, o insana hissettiğin öfkeyi de barındırmalı.
~ Lafa gelince herkes, "Ben kendi kendime yetiyorum," der ama bu, duygusal olarak mümkün değildir. Hepimiz diğer insanların sevgisini arzularız. Bunda anormal bir durum yok, sadece aşırı olursa işte o zaman sıkıntı çıkıyor. İnsan böyle bir durumda kendi olmaktan çıkıyor, karşı tarafın arzuladığı "şeye dönüşüyor. Ama ara sıra kendime şunu hatırlatmam gerek, bazen birilerinin bizi sevmesi çok güzelken bazen kötü olabilir. Ben kendi adıma, “İyi ki bu insanlar beni sevmiyor," dediğim zamanlar oluyor.
~ Amerikalılara ait bir söz duymuştum: Komşuna güven ama çitini de eksik etme.
~ Bir çocuk için çizdiği çok basit bir resim bile en azından ortaya konulan çaba konusunda takdir bekleyen bir üründür. Ebeveyn bunları küçümsediğinde ise çocuk kendi fikirlerinin, dolayısıyla kendisinin yok sayılmasının hayal kırıklığıyla yüzleşecektir. Bazen de anne-baba için tek bir önemli şey vardır, örneğin ders çalışma ya da anne için ev işlerine yardım etme. Bunun haricinde hiçbir şey değer görmeyecek ve her şey küçümsenecektir; "Bununla mı uğraşıyorsun, boş şeyler bunlar." Ve bütün bunların yaşattığı hayal kırıklığından kaçınmak isteyen çocuk karşı tarafı memnun etmek için onların önemsediği şeyleri yapmaya, uyumlu davranmaya çalışacaktır.
~ İlk olarak, insan hayatında çatışmanın doğal ve gerekli olduğunu kabullenmelisin. Eskiden çift terapisi yaptığım zamanlarda bazı çiftler, "Biz hiç tartışmayız ki," derlerdi. Ben de onlara sorardım; "Hanginiz depresyondasınız?" Durum bu şekilde aslında, sevdiğimiz insanlarla da tartışmalıyız; kızdığımız, istediğimiz, istemediğimiz şeyleri onlara ifade etmeliyiz. Böyle böyle birbirimizi daha iyi tanırız; sahici ve samimi ilişkiler çatışmalarla kurulur.
Hakaret, aşağılama ve istismar olmadığı müddetçe çatışma ilişkilerin en önemli besinlerinden biridir.
~ Sen ne kadar çabalarsan çabala; bazen o ilişki olmaz, insan değişmez. Sen emek verip sonuç alamayınca, "Sanırım yeterli değil yaptıklarım," diye belki daha çok çırpınırsın ve kendi hayatını cehenneme çevirirsin. Bazıları da hem emek verir hem de öfkesini karşı taraftan çıkarır; "Ben mutlu olmuyorum madem, sen de mutlu olamazsın,” diyerek karşı tarafın hayatını cehenneme çevirir. Ve iki kişilik kocaman bir mutsuzluğun içine hapseder kendini.
"Peki, emeklerime yazık olmayacak mı?" diye sorabilirsin. Emeklerinin karşılığı olarak bu işin olmayacağını, daha ileri gidemeyeceğini öğrenirsin. Bazen daha büyük zararlara girmemek için küçük şeyler feda edebilirsin. Tamam, belki feda ettiklerin küçük şeyler değil ama karşılığında yürümeyeceğini öğrenmen ve bundan sonraki hayatını daha mutlu hâle getirmen bence hiç de azımsanacak bir kazanım değil.
~ "Başarısızlık bir cevaptır. Reddedilme bir cevaptır. Pişmanlık asla cevabını bulamayacağınız sonsuz bir sorudur.
'Ya eğer...' 'Keşke...' 'Ne olurdu merak ediyorum...'
Asla, asla bilemeyeceksin ve günlerinin geri kalanında sana musallat olacak." -Trevor Noah
~ Pembe Panter sendromu dediğim bu durumu hepimiz yaşıyoruz. Sana kötü davranmış ebeveynini, seni aldatmış eski eşini, arkandan işler çeviren arkadaşını aradan uzun zaman geçtiğinde özlemen çok normal... Çünkü onlarla yaşadığın kötü deneyimler gitgide soluklaştı ve az da olsa güzel hatıralar öne çıktı. İçinde bulunduğun zaman diliminde gidenin yerini dolduramamışsan içini bir umutsuzluk kaplar. Böylece eski anılara tutunursun. Bunun iki türlü sakıncası var. Birincisi, geçmişi aşırı derecede düşünmek hem depresyon işaretidir hem de depresyona sebep olan nedenlerden biridir. Durmadan geçmişi düşünen biri şimdiyi kaçırır. İkincisi ise bence daha olumsuz bir duruma sebep olur: hayatından çıkardığın o insanı, o şehri, o işi tekrar hayatına almak. Bu seferki hayal kırıklığı bir öncekine göre daha hızlı bir şekilde gelir ve yıkıcılığı daha fazla olabilir.
~ "Koşmasam düşerdim,” cümlesi bastırılmış duyguları olan insanları çok güzel tarif ediyor. Her anını bir aktiviteyle dolduran, hiç yalnız kalamayan, her zaman sosyalleşmek zorundaymış gibi hisseden ve bazen bu yalnız kalma korkusundan dolayı sevmediği insanlara bile katlanan biriysen bu da bize bazı ipuçları veriyor. Çünkü içinde biriken duygular o kadar doludur ki bir şeyle uğraşmıyorsan, kendi kendine kalmaya başlamışsan bu duygular kenardan köşeden sızmaya başlar ve seni çok fazla tedirgin eder. Özellikle aşırı sosyallik, aşırı aktivite ile hayatı dolu olan insanlar, çok yorulmalarına ve bundan şikâyet etmelerine rağmen bu durumdan vazgeçemiyorlarsa bunun arkasında bastırılmış duyguların olduğuna çok sık şahit oldum.
~ Bu cümle beni içine aldı; "Ağaçta duran kuş dalın kırılmasından korkmaz. Çünkü onun güveni dala değil, kendi kanatlarınadır."
~ Bazen diğer insanlarla bir araya geldiğimde doğal olarak dedikodu başlıyor. Dedikodunun inkâr edilemez bir cazibesi var, kim ne yaptı, ne yapmadı; bunları konuşmak haz veriyor insana. Ama dedikodu yapılan bir sohbetten ayrıldığımda kendimi zihinsel anlamda aşırı yorgun hissediyorum. Zihnimde başkalarının yaptıkları olunca bir rekabet içindeymiş gibi hissediyorum ve kendi mücadelem bana daha değersiz geliyor. Halbuki herkesin hikâyesi ve zorlukları farklı... Başkalarının hakkında konuşmama konusunda çok daha dikkatli olacağım. Kendi mücadelem, kendi hikâyem; odak noktam burası artık.
~ "Sevdiğin kişi ve seni seven kişi asla, asla aynı kişi değildir." -Chuck Palahniuk, Görünmez Canavarlar
~ Bir de ulaşılabilirlik meselesi var, herhangi biri seni aradığı ya da bir yere çağırdığı zaman hep hazır mısın, hep gidiyor musun? Her zaman ulaşılabilirsen ve her isteği kolayca yapabiliyorsan bu da yine seni ve ortaya koyduğun çabaları değersizleştirecektir. Burada kastım, kendini kapatman ve rol yapman değil. Sadece diğer insanlara zaman ayırırken biraz da kendine odaklanman, bazen bu kendine ayırdığın zamanlar için diğer insanların teklifini geri çevirmen olumlu bir etki yaratabilir. Başkalarını memnun etmeye çalışan biri her zaman başkaları için müsait olur.
~ “Sen hüzünlüsün diye dünya durup sana yol vermeyecek..." -Doğan Cüceloğlu
~ Problemlerini çözüp hayatta daha iyi hissettiği yerlere gelen insanlar ile olduğu yerden hiç ayrılamayan insanlar arasında nasıl bir fark vardı? Bu konuyu uzun süre değerlendirdim, görüştüğüm insanların dosyalarını okudum. Sonrasında bu iki grup arasındaki en önemli farkı bulduğumu düşünüyorum. Ha-yatında istediği değişikliği yapan insanlar, hayatlarının sorumluluğunu üzerine alan insanlardı. "İlişkimde, ailemde, arkadaşlıklarımda, iş hayatımda bazı problemler var ama ben bunları çözmek için kendimi yeterince güçlü hissetmiyorum ve güçlenmek için sizden yardım istiyorum," diye bana gelen insanlar istedikleri değişime az ya da çok ulaşıyorlardı.
~ İnsanın uçuruma bakması çözüme ulaşma çabası ile ilgilidir; belli bir süre düşünmek, izlemek, keşfetmek de çok gereklidir. Ancak artık yapabilecek bir şey kalmamışsa gözümüzü uçurumdan ayırmanın vakti gelmiş demektir. Bunun gerçek hayattaki karşılığı ise günlük hayatımıza odaklanmak, yeni hedefler belirlemek, yeni insanlar tanımak ve onlara şans vermek, yaşadığımızı hissettirecek şeyler bulmaktır. İlk başta uçurum seni çağırıyor gibi gelir ama buna aldırma; bu sadece yanılsamadır, sen yoluna devam et.
~ Küçük bir sorumluluk al; bir akvaryum, düzenli sulaman gereken bir bitki, yardımcı olabileceğin muhtaç biri belki de. Böyle bir sorumluluk alıp sana zor gelse de bu sorumluluğun sana yüklediği görevleri yerine getirirsen bu da kendine acıma bataklığından çıkış yolunda destek sağlayacaktır.
~ Biz insanlar hep yaparız bunu, içinde bulunduğumuz ateştense başka ateşler daha soğuk gelir bize. Halbuki ateş ateştir ve her seferinde yakar.
~ Ve bir adaletsizliğe maruz kaldığında, ilk yapman gereken şeylerden biri aynı şeyi tekrar yaşamayacağın şekilde kendini korumaya alman. Her ne yaşamışsan bunu sana yaşatan insana karşı kendini koruyacak bir mesafe almalısın. Bu, ruhsal ve hatta bazı durumlarda fiziksel hasar almaman için çok önemlidir. Bu; ilişkiyi birden kesmek, o insanı birden hayatından çıkarmak anlamına gelmiyor. Bunu ilk başta çok tavsiye etmiyorum. Çünkü bazı durumlarda, hatalar yapmış ve hatalarını kabullenmiş insanlar çok değerli bir yere gelebilir hayatımızda. Bunun için bağları koparmak yerine ilişkiyi askıya almak ve duygularını bu dönemde gözden geçirmek önemli...