Kaleme alınan bir takım yaşantım... Bu satırlar, Farid Farjad'ın "Goleh Pamchai" parçasıyla hayat bulmuştur. Zira böyle bir üstat olmasaydı, zihinde kurulan pek çok şey hiçbir zaman var olamazdı. Gönül, yitik ve harap bir kalenin harcı gibi dağılırken zamanın ağırlığında, susar.…devamıKaleme alınan bir takım yaşantım...
Bu satırlar, Farid Farjad'ın "Goleh Pamchai" parçasıyla hayat bulmuştur. Zira böyle bir üstat olmasaydı, zihinde kurulan pek çok şey hiçbir zaman var olamazdı.
Gönül, yitik ve harap bir kalenin harcı gibi dağılırken zamanın ağırlığında, susar. Sükûtu, fırtınaların ardından kalan paslı demir misali; öyle sessiz ve yakıcıdır ki, anlatacak sözcük bulamaz dil kimi zaman. İşte o an, yalnızca Sen işitirsin ey Rab. En gizli yankıları, çırpınan tüm umutları. Her zerresi acı ve hüsran, bir tutam mutlulukla dolu bu âlemde, faniye umut aramak, alevin içinde su aramak gibi gelir düşüncelerime. Ahvama teslim olmuş yolculuğumda, yüreğim puslu, gözlerim zindanda.
Sağa çeviririm başımı, masumiyetin ta kendisi var; küçük bir kız çocuğu, gülüşünde dünya kadar saflık, ellerinde pembe ve sarı şekerleme, yüzünde gök kadar temiz bir nur. O çocuk, kirlenmemiş umutların habercisi, geleceğin tertemiz aynası gibi yansır yüreğime. Ne zaman ona baksam, kaybettiğim o saf ve duru zamanı hatırlarım; umutları henüz kırılmamış, adımlarını yeni atan, mavi battaniyesini yanından ayırmayan küçüklüğümü görürüm.
Sol yanıma çeviririm başımı, semanın ağırlığı eğer beni. Gözümden akan belli belirsiz yaşları düşünürüm; ama bu yaşlar, nefisle giriştigim amansız bir savaşın, geleceğin işaretleridir. Ellerime yönelir bakışlarım, çizgiler uzanır geleceğe, kırılgan ve kırık yolların gizli haritalarına. Anlamaya çalışırım, fakat boşluk o kadar büyüktür ki, kelimeler bile sığınamaz bir yerde.
Uzaktan, yaşlı bir çiftin konuşmalarına kulak kesilirim; birbirine sorular sorarlar, “Kim kimin eşi?” der biri, diğeri karşılık verir, “Bilmiyorum, ama bence siyahlı ben, diğeri sen” der birbiri ardına giden kedileri görünce. Susarım, sessizce dinlerim, onların kelimelerini düşünürüm. Anlatılmaz, sadece hissedilir bir yorgunluk vardır seslerinde, geçmişin ve geleceğin arasında asılı kalan. Bakarım, kırışıkları yüzümü güldürür. Ellerime bakarım, pürüzsüz olması yüzümü düşürür. Yolumu ağır adımlarla sürerken, ağaçlardan yükselen hafif bir esinti içime işler; buram buram manevi kokular, eski zamanların yankıları. Hacı Bayram’ın izinde yürürüm. Geçmişin, sessizliğin ve duaların arasında; dünyanın ve ötesinin arasında bir yerdeyim. Kalbimde bir çınlama, kulaklarımda yankılanan, türbenin etrafından gelen “Amin”ler…
Orada bir süre durulur. Öylece. Ne acele vardır ne maksat. Sadece zaman vardır orada, kendine ait olmayan ritmini bırakır da biraz olsun yavaşlamayı öğrenir. Dakikalar geçmez, daha çok sarkar. Gökyüzü biraz daha silikleşir, rüzgâr kelimeleri yutmadan önce yüzüme değen serinliğiyle selam verir. İnsanlar yavaşça eksilir, saat akşamı bulur. Kalabalığın ardında, seslerin çekildiği o sığ sessizlikte sadece biz kalırız: Ben ve Sen, ya Rab.
İşte orada başlar asıl konuşma. Dilimden dökülen her şey zaten Senin bildiğin şeylerdir ama ben yine de anlatırım. Çünkü bilirim, Sen susarsın ama sustukça daha çok dinlersin. Ben içimi açarım; çocukken adını ezberlediğim dualardan, büyüdükçe unuttuğum anlamlardan, yaşarken fark etmediğim işaretlerden bahsederim. Her biri sana dair bir cümle taşır içinde. Anlattıklarım bazen bir felsefenin kıyısından yürür, bazen sadece bir tebessüm olur. “Şöyle yapsam, verdiğin yola varır mıydım?” diye sorarım kendime, sana sormuyormuş gibi halbuki. Oysa bilirim, en çok Sen duyarsın bunu. Küçük sevinçlerimi, içime sinen kırgınlıkları, sustukça ağırlaşan düşüncelerimi de eklerim cümlelerin arasına. Arada gülümserim. Belki de sırf “Durur mu Nasreddin Hoca, yapıştırmış cevabı!” demek için kurarım tüm hikâyeyi. İçimdeki sezgiyi, o ince nükteyle sana anlatırım, Sen de gülümseyerek dinlersin gibi gelir bana.
Sonra, içimden bir cevap gelir, senden geldiğini düşündüğüm. Bilgece ve sessiz:
“Yürü ya kulum… Ama yürü dediğim yol, yürüdüğünle aynı mı?” Kelimeler susar, başımı öne eğerim. Belki de o an ilk kez hakikaten susmuş olurum. Bu yolun nereye vardığını sormam artık. Çünkü bilirim, yolun sonu bir kapıya çıkar. Râdiye yazılıdır o kapıda. İçimdeki karmaşa durulmuş, ruhum mutmain olmuş, kelâm ise Levvâme’de susturulmuştur. O ânın adı vardır. Sadece Sen bilirsin. Ben de sadece Eyvallah derim, "Eyvallah."