İsrail – İran Gerilimi: Sessiz Patlama Öncesi Derin Bir Çatlak Dünya son on yılların en kritik eşiğinde duruyor. Ama bu eşik ne Ukrayna ne Tayvan ne de Avrupa’daki ırkçı dalgalarla şekilleniyor. Bu çatlağın asıl kaynağı Ortadoğu’da, İsrail ve İran arasında…devamıİsrail – İran Gerilimi: Sessiz Patlama Öncesi Derin Bir Çatlak
Dünya son on yılların en kritik eşiğinde duruyor. Ama bu eşik ne Ukrayna ne Tayvan ne de Avrupa’daki ırkçı dalgalarla şekilleniyor. Bu çatlağın asıl kaynağı Ortadoğu’da, İsrail ve İran arasında büyüyen görünmez savaşın tam kalbinde.
Yüzeyde bir nükleer kriz, perde arkasında ise onlarca yıllık bir hesaplaşma var. Ve bu hesaplaşmanın faturasını ödeyenler ne Tel Aviv’deki elitler ne de Tahran’daki mollalar olacak. Faturayı yine halklar, yine Müslüman toplumlar, yine bölgedeki sessiz hayatlar ödeyecek.
Dünün İsrail’i, Bugünün İran’ı
İran ve İsrail’in ilişkileri her zaman bugünkü gibi değildi. Hatta 1979 İslam Devrimi’nden önce İsrail’in Orta Doğu’daki en yakın dostlarından biri İran’dı. Şah döneminde, Mossad ile İran istihbaratı SAVAK birlikte çalışırdı. İsrail, İran’dan petrol alır; İran, İsrail’den silah. Karşılıklı çıkarlar, “düşman kardeşliği”nden önce bir dostluk yaratmıştı.
Ama 1979’dan sonra her şey değişti. Ayetullah Humeyni liderliğindeki devrim, sadece Şah rejimini devirmedi, İsrail’in Orta Doğu’daki denge planını da paramparça etti. İran artık emperyalizmin uşağı değil; onunla savaşan bir devrim devleti olarak kendini tanımlıyordu. Ve bu devrimin en büyük düşmanlarından biri “Siyonist rejim” ilan edildi.
Bugünün Gerçekliği: İdeolojik Savaş mı, Stratejik Korku mu?
Görünüşte bu iki ülkenin çatışması ideolojiktir: biri İslam Cumhuriyeti, diğeri Yahudi devleti. Ama gerçek çok daha katmanlıdır.
• İran, 1980’lerden beri İsrail’e doğrudan saldırmaz ama çevresini sarar. Hizbullah’ı destekler, Hamas’a silah gönderir, Suriye’de varlık gösterir.
• İsrail ise İran’a savaş açmaz ama içini içeriden karıştırır. Nükleer bilim insanlarını suikastla öldürür, Tahran’da ajanlar besler, siber saldırılar düzenler.
Bu örtülü savaş artık sona ermek üzere. Çünkü örtünün altındaki gerilim artık taşamıyor.
Bugün: Kırılma Noktası Yaklaşıyor
2024 itibarıyla Gazze savaşı, yalnızca bir Filistin dramı değil; İran’ı da doğrudan hedef tahtasına koyan bir senaryo haline geldi. İsrail, artık sadece Hamas’ı değil, İran’ı da kökten tasfiye etmeye dönük bir strateji inşa ediyor.
Bu, “önleyici saldırı” adı altında yürütülüyor. İsrail, İran’ın nükleer tesislerini vurmayı meşru gösterecek bir uluslararası algı operasyonu yürütüyor. ABD ve Avrupa bu algıya dirençli görünse de, perde arkasında İsrail’in elini zayıflatmıyorlar.
Aynı zamanda İran da bölgeyi boş bırakmıyor:
• Yemen’de Husiler Kızıldeniz’i kilitliyor.
• Lübnan’da Hizbullah her an müdahil olabilecek bir güç olarak sınırda bekliyor.
• Irak’ta İran’a bağlı milis gruplar ABD üslerine saldırılar düzenliyor.
• Suriye’deki İran üsleri, İsrail’in hava saldırılarına hedef oluyor.
Yani savaş şimdiden başlamış durumda. Ama henüz adı konmamış bir savaş bu. Sessiz, parça parça ve içe doğru ilerleyen bir yangın gibi.
Türkiye Bu Tablo İçinde Nerede Duruyor?
Türkiye’nin konumu, her zamankinden daha karmaşık. NATO üyesi olduğu için Batı’nın stratejik alanındaymış gibi görünse de, coğrafya onu doğrudan bu çatışmanın içerisine çekiyor. Özellikle İran ile 534 km sınır paylaşan Türkiye, savaş durumunda en büyük göç baskısını yaşayacak ülkedir.
Bunun yanında;
• Van, Hakkâri, Iğdır gibi iller nükleer sızıntı riski altındadır, çünkü İran’ın Natanz ve Fordow gibi nükleer tesisleri Türkiye’ye oldukça yakındır.
• Türkiye’nin bölgeyle yaptığı sınır ticareti, enerji transferi ve diplomatik ilişkileri ciddi zarar görecektir.
• İran’daki rejim krizi büyürse, Türkiye’ye sığınacak sadece siviller değil, aynı zamanda örgütler, silahlı yapılar ve istihbarat operasyonları da olabilir.
Türkiye bu ortamda ne Batı’yla tam saf tutabilir ne de İran’ın her hamlesini destekleyebilir. Bu yüzden denge politikası, bir dış politika tercihi değil; mecburiyet halini almıştır.
Nükleer Gölgenin Altında İnsanlık
İran’ın şu anda elinde resmi olarak nükleer silah yok. Ama uranyum zenginleştirme kapasitesi, %60’lara ulaşmış durumda. Silah düzeyine gelmesi teknik olarak birkaç hafta sürebilir. İsrail’in korkusu da bu: “İran’a nükleer silah izni verilmeden vurulmalı.”
Bu vurma, bir savaş değil, kıyamet provaları yaratabilir. Çünkü İran’ın vurulacak nükleer tesisleri, sivil reaktör statüsünde. Yani bombalanmaları halinde Çernobil etkisine benzer bir radyolojik felaket ortaya çıkabilir. Ve bu sızıntı, yalnızca İran’ı değil, Türkiye’yi de içine alan bir coğrafyayı zehirleyebilir.
Üstelik bu saldırının ardından İran geri çekilmeyecek, yanıt verecek. Bu da Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’i içine alan çok cepheli bir çatışmaya dönüşecek. ABD’nin müdahil olmasıyla bu çatışma, Ukrayna ile birleşen yeni bir dünya çapında gerilim ekseni yaratacak.
Peki Bu Bir 3. Dünya Savaşı mı?
Belki klasik anlamda değil. Ama enerji, gıda, göç, istihbarat, medya, dijital altyapılar ve bilgi savaşları açısından bakarsak, savaşı çoktan yaşamaya başladık.
3. Dünya Savaşı uçaklarla değil; algı yönetimiyle, çökertilen ekonomilerle, zorunlu göçlerle ve sessiz zehirlenmelerle yürütülüyor.
Bu savaşta kurşun değil, kriz sıkılıyor.
Tank değil, propaganda sürülüyor.
Ve ne yazık ki, çoğu toplum bunun bir savaş olduğunu bile anlamıyor.
Son Söz
İsrail–İran gerilimi sadece bir stratejik çatışma değil, ümmetin tarihi bir sınavıdır. Bu coğrafyada herkesin tarafı bellidir:
Ya adaletten yana olunur ya da güçten yana.
Ya mazlumdan yana olunur ya da menfaatten.
Ve bu sınavda susanlar, sadece tarafsız kalmaz.
Aynı zamanda zalimliğe sessiz ortak olur.