devamı : çağrı filmi - Mustafa akkad koruyarak Kâbe’ye sağ salim götürmeye çalıştığı sahneyi izletirken, Kaddafi -filmin tesiriyle olacak- 'Allâhuekber' diyerek koltuğundan doğruldu. O zaman anladım ki film hakkında güvenleri oluştu. Bana dönerek, 'Suudi Arabistan neden bu filme karşı çıktı…devamıdevamı : çağrı filmi - Mustafa akkad
koruyarak Kâbe’ye sağ salim götürmeye çalıştığı sahneyi izletirken, Kaddafi -filmin tesiriyle olacak- 'Allâhuekber' diyerek koltuğundan doğruldu. O zaman anladım ki film hakkında güvenleri oluştu. Bana dönerek, 'Suudi Arabistan neden bu filme karşı çıktı ki? Bu filmin tamamlanması gerekiyor, bunun için ne istiyorsunuz?' dedi. Ona üç sorunumuz olduğunu, halledildiği takdirde filme devam edebileceğimizi söyledim.
Bu sorunlardan ilki Fas’ta kalan setlerin ve film ekipmanlarının akıbetinin ne olacağıydı. Çünkü bu ekipmanların Libya’ya taşınması ve aynı setin tekrardan kurulması için büyük bir paraya ihtiyaç vardı. Ayrıca Fas sponsorluktan çekildiğinden maddî gücümüz azalmıştı. Kaddafi adamlarından birine “Gerekeni yapın” diyerek bu sorunu halledeceğini gösterdi. İkinci sorun ise filmde oynayan, ancak oyuncu olmayan topluluklardı. Fas’ta bu insanları bulmak çok kolaydı. 1000 kişi istiyorduk,5000 kişi gönderiyorlardı. Ayrıca bizden talep ettikleri ücret de çok azdı. Kaddafi bu sorunun halli için silahlı kuvvetleri bize tahsis etmeyi önerdi. Ancak ona askerlerin çok genç ve saçlarının traşlı olduğunu, benim istediğiminse daha yaşlı yüzlere sahip insanlar olduğunu söyledim. Bunun üzerine ordu komutanına dönerek “Halk Direniş Örgütü’nü gönderin.” dedi.
Üçüncü sorunumuz ise, filmin İngilizce nüshasında oynayacak aktörlerin alkol tüketimiydi. Kaddafi bunu duyunca duraksadı ve yaklaşık iki dakika boyunca düşündü. Sonra bana dönerek bunu da kabul ettiğini, ancak oyuncuların sadece onlara mahsus bir bölgede içmeleri gerektiğini söyledi. Libya liderinin iş bitiriciliği sayesinde tüm sorunlarımız böylece çözülmüştü. Hiç hız kesmeden elimizdeki tonlarca ağırlıktaki kıyafetleri, ekipmanları, arabaları ve hatta eğittiğimiz atları dahi gemiye yükleyerek Trablus Limanı'na getirdik.
Şurası kesindi ki Trablus film yapmak için elverişli bir şehir değildi. Zira bir film için lazım olan alet edevattan neredeyse hiçbiri burada bulunmuyordu. Bu da her şeye sıfırdan başlayacağımız anlamına geliyordu…
Film için gerekli olan şehirleri yeniden inşa ettikten sonra filmi çekmeye devam ettik. Benim için en zor olan şey, aslında oyuncu olmayan grupları yönlendirmeye çalışmaktı. Bunlar çekimleri engelleyebilecek kadar hamasi kişilerdi. Örneğin Uhud Savaşı’nı çekerken ilginç bir şey yaşandı. Hz. Hamza’nın müşriklerle savaştığı sahnede onun etrafına bu insanlardan birkaç kişiyi yerleştirmiştim. Yapılması gereken savaşan birliklerin boş bir alan açması, Ebu Sufyan’ın karısı olan Hint’in kölesi Vahşi’nin de bu birliklerin arasından sıyrılıp elindeki mızrağı fırlatarak Hz. Hamza’yı öldürmesiydi. Her şeyi hazırladıktan sonra sahneyi çekmeye başladık. Vahşi Hz. Hamza’nın etrafında savaşanların çevresinde tur atıyor ancak mızrağı fırlatmak için bir türlü açıyı yakalayamıyordu.
Çünkü Hz. Hamza’nın etrafındakiler hiçbir şekilde bir boşluk açmıyordu. Çekimi durdurup yanlarına gittim. “Neden komutlara uymuyorsunuz?” dedim. Aldığım cevap hepimizi güldürmüştü. “Biz arayı açarsak Vahşi Hz. Hamza’yı öldürür, buna müsaade edemeyiz!” Filmden yıllar sonra tekrardan Vahşi’yi canlandıran aktör ile bir araya gelme fırsatı buldum. Bana çok kızgın olduğunu söyledi. Yıllar sonra ilk kez görüştüğüm birinden ilk olarak bunu duyunca biraz afallamıştım. Sebebini sorduğumda insanların filmde Hz. Hamza’yı öldürdüğü için sokakta ona saldırdığını, filmdeki olumsuz rolü yüzünden hiçbir film şirketinin onu işe almak istemediğini, bu yüzden bir süredir işsiz kaldığını öğrendim. Hemen tanıdıklarımdan bazı kişileri arayarak ona iş vermelerini söyledim. Onun için üzülmüştüm, ancak insanların filmi bu kadar benimsediğine şahit olmak hem hayret, hem de gurur vericiydi.
Yine Uhud Savaşı’nı çekerken bir olay daha yaşandı. Senaryo şöyleydi: Peygamberimizin ordunun arkasını kollamak için tepeye yerleştirdiği okçuların mevzilerini terk etmesi sonucunda ordunun arkası sarılmış, Müslümanlar iki grubun arasında kalarak ele geçirdikleri üstünlüğü kaybetmişlerdi. O sırada Peygamberimiz de ricat (geri çekilme) emri vermiş, asker tepelere çıkarak geri çekilmişti. Buna göre savaşan birliklerin benim komutumla savaş alanından yukarı çıkmaları gerekiyordu. Sahneyi çekmeye başladık. Ben onlara ricat komutunu veriyordum, ancak hiçbir şekilde yerlerinden kıpırdamıyorlardı. Yaklaşık on kere tekrarlamama rağmen pozisyonlarında bir değişiklik olmadı. Yine sahneyi durdurarak yanlarına gittim ve neden dediklerimi yapmadıklarını sordum. Aldığım cevap hepimizi şaşırtmıştı: “Biz Müslümanız, mevzilerimizi terk edemeyiz!”
Filmde iki sahne beni çok zorladı. Bunlardan biri şüphesiz filmin sonlarındaki Mekke’ye giriş sahnesiydi. Müslümanlar yıllar önce Mekkeli müşriklerin uyguladıkları baskı ve zulüm neticesinde hicret ettikleri Mekke’ye muzafferler olarak geri dönüyorlardı. Bu nedenle yüzlerinde zafer ve kendilerine güven alametlerini görmek istiyordum. Komutları verdim ancak çekim esnasında kati surette yüzlerinde o coşkuyu bulamadım. Sonra yanlarına gidip “Yarın çekim olmayacak. Kral İkinci Hasan’ın doğum günü münasebetiyle [1973’teki] Yom Kippur Savaşı’nda Süveyş Kanalı’nı geçen Mısır Ordu Komutanı ile Golan Tepeleri’ni geçen Suriye Ordu Komutanı size hitap etmek üzere buraya gelecek’’ dedim.
Ertesi gün onları Mekke’ye giriş sahnesinde bulunmaları gereken yerde topladık. Ayrıca oraya Kral İkinci Hasan’ın fotoğrafının bulunduğu kocaman bir platform koyduk ve onların yüz ifadelerini kaydetmek üzere platformun altına özenle gizli kameralar yerleştirdik. Daha sonra sete yeni gelen ve Hz. Hamza karakterini oynayacak olan Mısırlı oyuncu Abdullah Gays’a Mısır komutanının kıyafetini, Suriye’den gelen oyuncu Talat Hamdi’ye de Suriye komutanının kıyafetini giydirdim. Sonra onları arabalara bindirerek yaklaşık bir mil uzağa gönderdim. Fas askerlerini de yanlarına vererek arabaların yanlarında koşmalarını istedim. Saat geldi ve konvoy platformun olduğu yere ulaştı. Savaşın üzerinden henüz bir yıl geçtiğinden etkisi hâlâ son derece tazeydi. İnsanlar ilk andan itibaren sevinçten çılgına dönmüşlerdi. Abdullah Gays ve Talat Hamdi arabadan indiler ve sahneye çıktılar. Abdullah Gays yanıma gelerek şöyle serzenişte bulundu:
“Ben 40 yıldır sahneye çıkıyorum ancak şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.” Ona, “Çık ve bütün siyasilerin yaptığı sen de gibi yalan at. ‘Şunu yaptık, bunu öldürdük, parçaladık’ gibi şeyler söyle” dedim. Abdullah Gays mikrofonu eline alarak oradakileri heyecanlandıracak, cesaretlendirecek bir konuşma yaptı. Bu sırada ben de gizlice yerleştirdiğim kameralardan dinleyicilerin zaferi yansıtan yüz ifadelerini kaydettim. Ardından Talat Hamdi hitap etmek üzere kürsüye çıktı. Suriye komutanıyla özdeşleşen geleneksel elini birleştirme hareketini yapınca dinleyiciler coşkudan başlarındaki sarıkları yukarı fırlattılar. Sarıkları bağlamak epey zahmetli bir işti ancak ben neticede arzu ettiğim görüntüleri almayı başarmıştım.
Çok zorlandığım ikinci sahne ise Veda Hutbesi sahnesiydi. Peygamberimizin irad ettiği son hutbelerden biri olması ve “veda” niteliği taşıması hasebiyle hutbeyi dinleyenlerden ağlamaklı bir ifade bekliyordum. Ancak tabiatiyle istediğim ifadeyi bana veremediler. Ne yapacağımı düşünürken Fas’ın Marakeş şehrindeki ünlü Câmiu’l-Fenâ Meydanı’nda, halk tarafından sevilen bir kişinin insanları toplayarak onlara kahramanlık hikâyeleri anlattığını anımsadım. Bu adam, insanların tüm dikkatlerini celbediyordu. Hiç vakit kaybetmeden yanına gidip ona “Bu insanları ağlatabilir misin?” dedim. Bana yapabileceğini, ancak bunun belli bir mukabili olacağını söyledi. Adamla anlaştıktan sonra Veda Hutbesi’ndePeygamberimizi dinleyen sahabileri temsil edecekleri, sahne için bulunmaları gereken (temsili) Arafat Dağı’nda topladık ve onlara Mekke’den Şeyh Hasan el Mekkî’nin geldiğini haber verdik.
Daha sonra “Hasan el Mekkî” kıyafetini giydirdiğimiz adam sahneye çıktı ve bütün ayrıntısıyla Peygamberimizin son günlerini anlattı. Birkaç dakika geçtikten sonra orada topladığımız insanların hepsi ağlamaya başladılar. O sahneyi izleyenler, hutbeyi dinleyenlerin ağlamaklı yüz ifadelerini göreceklerlerdir. Bu ve bunun gibi problemler eşliğinde meşakkatli de olsa filmi bitirmeyi başardık.
Filmin bittiği ve yakın zamanda vizyona gireceği duyulunca, film bütün İslâm dünyasında yasaklandı. İslâm ülkelerinde yayınlayamadığımızdan, film ilk kez Londra’da seyirciyle buluştu. Bunu duyan Müslümanlar ayaklandı. Çoğu Pakistanlı olan İngiltere’deki İslâmcı örgütler oldukça tutucuydu. Bu insanlar bana, Hint asıllı Britanyalı bir yazar olan, yazdığı Şeytan Ayetleri adlı romanla İslâm âleminden büyük tepkiker alan, hatta Humeynî tarafından başına para ödülü konan Selman Ruşdi muamelesi yapıyorlardı. Çünkü Hz. Muhammed rolünü Antony Quin’in bizzat canlandıracağı şayiası bir kere duyulmuştu. Bu nedenle her yerden filmime ve bana tepki yağıyordu. Artık suikasta uğrayacağımı düşünmeye başlamıştım. Bu yüzden Londra sokaklarında sadece korumaların refakatinde yürüyebiliyordum. Daha sonra filmi protesto eden İslâmî topluluklarla görüşmeye çalıştım. Onlara beğenmedikleri takdirde filmi kaldıracağımı teklif ettim. Ancak teklifimi geri çevirdiler. Ben tepkilerin Batı’dan geleceğini göze alarak bu filmi çekmeye başlamıştım. Ancak tepkiler bana beklemediğim yerden, İslâm dünyasından geldi.
Daha sonra bir sinema salonu ayarladık ve protesto eden insanların bir kısmını salonda toplayarak filmi izlettirdik. Filmin sonunda dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları namaz kılarken gösterdiğim bir sahne vardı. Bu sahneye geldiğimizde seyirciler oturdukları yerlerden kalktılar ve perdenin önüne geçerek filmdekilerle birlikte onlar da namaza durdular. Hayatımda gördüğüm en duygusal sahnelerden biriydi. Öyle ki gözyaşlarıma engel olamadım. Aynı zamanda filmin yarattığı tesiri görme bakımından da benim için çok mühimdi.