Devamı - çağrı filmi Film bittikten sonra dışarı çıktık. Yanıma filmi izleyen Müslümanlardan üç kişi geldi. Ağlıyorlardı. Neden ağladıklarını sorduğumda film broşürlerinin barların, içki satan dükkanların üstüne asıldığını, Peygamber Efendimizin ismini bu tür münasip olmayan mekânlarda görmeye tahammül edemediklerini, bu…devamıDevamı - çağrı filmi
Film bittikten sonra dışarı çıktık. Yanıma filmi izleyen Müslümanlardan üç kişi geldi. Ağlıyorlardı. Neden ağladıklarını sorduğumda film broşürlerinin barların, içki satan dükkanların üstüne asıldığını, Peygamber Efendimizin ismini bu tür münasip olmayan mekânlarda görmeye tahammül edemediklerini, bu yüzden “Muhammed Rasûlullah” ismini değiştirmem gerektiğini söylediler. İlk başta bunun sorun olmayacağını anlatmaya çalıştım ancak ikna edemedim. Bu arada hâlâ ağlamaya devam ediyorlardı. Daha sonra kendimi iç muhasebeye çektim ve “Ben kimim ki insanların saf duygularına zarar veriyorum” dedim. Benim yanıma gelen üçlü, gerçekten hislerinde samimiydiler. O andan sonra filmin ismini “Muhammed Rasulullah’tan ‘Er-Risâle’ye çevirdim. (Film, Türkçeye “Çağrı” adıyla geçmiştir.)
Film gösterime girmiş, etrafta oluşan bütün olumsuz bulutlar dağılmaya başlamıştı. İslâm ülkeleri tedricen filmi boykot eden kararlarını geri çekiyor, filmin vizyona girmesine izin veriyordu. Geriye sadece iki ülke kaldı: İran ve Mısır. Son İran Şahı filmin yayınlanmasına onay vermemişti. Bu, İran Devrimi’ne kadar devam etti. Ancak Humeynî de ilk başta kendisinden önce koyulan yasağı kaldırmamıştı. Bunun üzerine yetkililerle toplanmak üzere İran’a gittik. “Filmi neden göstermiyorsunuz?” dedim. Bana sorunun filmde okunan ezandan kaynaklandığını, bu yüzden filmi ülkeye sokamayacaklarını söylediler. Filmdeki ezan, Sünnîlere aitti. Şiîlerin ezanında ise “Aliyyun Veliyyullah” şeklinde bir ekleme olduğundan, Sünnîlerinkinden farklılık gösteriyordu. Bunun Humeynî’nin fikri olup olmadığını sorduğumda “hayır” cevabını aldım. Bunun üzerine kararını öğrenmek için Humeynî’nin yanına gittik. Bize, “Hz. Peygamber döneminde Sünnî-Şiî ayrımı yoktu” dedi ve filmin gösterimine izin verdi. Film bütün İran salonlarında gösterilmeye başlandı. Ayrıca Çağrı, yabancı filmlerin ülkeye girmesinin yasak olduğu İran’da bir ilkti. Film yaklaşık bir yıl boyunca vizyonda kaldı.
İran’ın da onay vermesiyle, geriye sadece Mısır kalmıştı. Mısır’ın, senaryoyu yazdığım ülke olmasına rağmen filmimi yayınlamaması hepimizi çok şaşırtmıştı. Üstelik oyuncuların büyük bir kısmı da Mısır vatandaşıydı. Bu olayın sebeplerini araştırmak için Mısır’a gittim ve filmi Sansür Heyeti’ne izlettim. O zamanlar Vakıflar Bakanı olan Abdurrahmân Eş-Şa’ravî film esnasında ağlamıştı. Film bitince de yanıma gelip bana sarılmış ve beni tebrik etmişti. Ancak ikinci kez Mısır’a gittiğimde onunla görüşmeye çalıştım ama her seferinde adeta benle yüz yüze gelmekten kaçındı. Şeyh Şa’ravî’nin film hakkındaki ilk reaksiyonuna rağmen, neticede hiçbir değişiklik olmamıştı.
Ezher sanki siyasî bir kurumdu. Her yeni cumhurbaşkanıyla beraber sistemi de tamamen değişiyordu. Benim filmimle ilgili olan karar dinî bir gerekçeye dayanmıyordu. Dediğim gibi Ezher siyasî bir kurum gibiydi ve bence bu yasaklama kararının altında siyasî kaygılar yatıyordu. Zira böyle bir film, ülkedeki İslâmî muhalefeti uyandırabilirdi ki bu mevcut sistemin hiç istemeyeceği bir olaydı. Zaten bir süre sonra bu işin peşini de bıraktım. Çünkü film kendini çoktan kanıtlamış, dünyanın her yerinde gösterime girmişti.
Bir filmde seyirci ya pasif bir izleyici olarak kalır, ya da filmdeki karakterlerle kendini özdeşleştirerek onlarla bir bağ kurar. Başarılı filmlerin sırrı ikincisinde gizlidir. Çağrı’yı da başarılı kılan temel etken, tam olarak budur. Özellikle de Batı dünyasında. Biz filmi onların dili, oyuncuları ve hatta mantıkları ile çektiğimiz için Batılı seyirci filmdekilerle daha kolay bir şekilde bağ kurabildi. Evet, filmin hem hazırlık hem çekim hem de gösterim aşamasında epey sıkıntı çektik. Ancak ben tüm bunlara daima olumlu bir pencereden baktım.
Eğer milyon dolarlar harcasaydım, filmin doğal sürecinde kendi kendine yakaladığı bu reklam başarısını yakalayamazdım.
(Bu metnin hazırlanmasında, Mustafa Akkad’ın çeşitli mecralarda yayınlanan çok sayıda Arapça röportajı esas alınmıştır.)
Not; Mustafa Akkad "en büyük hayalim İstanbul'un fethini çekmek "oldugunu söylemiştir.fakat Ürdün'de ırak el -kaidesi tarafından kaldığı otele düzenlenen intihar saldırılarında kızıyla birlikte ölmüştür. Babası arab annesi türk' tür.
youtu.be/UUNPW4ucYWk Videoda güzel bir anlatım var.