Perec’le nihayet tanıştık. Kitap bir ev tasviriyle açılıyor: o kadar detaylı (kitabın ismiyle bağıntılı olarak birçok “şey”le dolu içi) ve göze hitap eden bir şekilde anlatılmış ki biz okuyucu olarak okumuyor da izliyor gibiyiz o evi. Kitabın türü roman olarak…devamıPerec’le nihayet tanıştık. Kitap bir ev tasviriyle açılıyor: o kadar detaylı (kitabın ismiyle bağıntılı olarak birçok “şey”le dolu içi) ve göze hitap eden bir şekilde anlatılmış ki biz okuyucu olarak okumuyor da izliyor gibiyiz o evi.
Kitabın türü roman olarak geçiyor ama okurken roman okuyor gibi de hissetmiyoruz. Tam olarak bir tür söylemem gerekirse anlatıya daha yakın bir anlatı-roman? derdim herhalde. Çok kısa ama nokta atışı tespitlerle dolu. Jerome ile Sylvie isimli iki karakterin 60’lı yıllarda geçen gençlik rüyalarını anlatıyor: İyi bir eve, yaşama, hayata, şeylere sahip olmak…
Çoğu şeye direnmek, karşı çıkmak, korkmak bir yandan; gelecek kaygısıyla boğuşmak, anın tadını çıkarmak, geçmişe takılmak, geride kaldığını hissetmek, sorumlulukların aniden omzuna binmesi, iş hayatına atılmak… Daha bir sürü şey sayabilirim ama tek bir şeyle özetlemek gerekirse 20’li yaşlarında hayata adapte olmaya çalışmak ve kendini bulmak derdim herhalde. Tüm bunları anlatırken içinde bulunulan toplumsal düzeni de eleştirmekten geri durmuyor tabi Perec. Anlatımı zaten çok canlı, ilk başta da dediğim gibi, o giriş kısmını bir filmin açılış sekansı olarak hayal ettim hep.
20’li 30’lu yaşlarınızdaysanız ve özellikle iş konusunda ama genel olarak hayatta da amacınızın ne olduğuna dair sorgulamalar ilginizi çekiyorsa bir bakın derim bu kitaba.
“Jerome’la Sylvie birbirlerine ‘sabırsızlık 20. yüzyılın özelliği’ diyorlardı. Yirmi yaşında, yaşamın ne olabileceğini, içerdiği mutlulukları, sağladığı sonsuz kazanımları vb. gördükleri ya da gördüklerini sandıkları zaman, beklemeye güçleri olmadıklarını anladılar. Tıpkı başkaları gibi bir yere gelebilirlerdi; ama onlar o noktaya gelmiş olmaktan başka bir istek duymuyorlardı. Entelektüel olarak adlandırılmaları kuşkusuz bu bakımdan yerinde olurdu.
Çünkü her şey onları haksız çıkarıyordu, en başta da yaşamın kendisi. Yaşamın tadını çıkarmak istiyorlardı ama bu tad dört bir yanlarında mülkiyetle karışıyordu. Bağımsız, neredeyse masum kalmak istiyorlardı ama yıllar yine de akıp gidiyor ve onlara hiçbir kazanç sağlamıyordu. Başkaları zincirlerle dolu da olsalar ilerliyorlardı, oysa onlar hiç ilerlemiyorlardı. Başkaları sonunda zenginlikte salt bir amaç görüyorlardı, oysa onların hiç paraları yoktu.” (syf 42-43)
“Oysa yanılıyorlardı; kendilerini yitirmek üzereydiler. Ne dönemecini, ne de sonunu bildikleri bir yol boyunca sürükleniyormuş duygusunu duymaya başlamışlardı şimdiden. Zaman zaman korktukları da oluyordu. Ama çoğu kez yalnızca sabırsızdılar; kendilerini hazır hissediyorlardı; olaylara açıktılar, yaşamayı bekliyorlardı, para bekliyorlardı.” (syf 18)